HESABIM
GİRİŞ YAP

Hoşgeldiniz! Hesabınıza buradan giriş yapabilirsiniz.



Yardım
ya da
YENİ HESAP OLUŞTUR

Bilgilerinizi girerek yeni bir hesap edinebilirsiniz.



Bir Kitap,Bir Sunum...''YERALTINDAN NOTLAR''

Orkun DURGUN

‘’Yeraltından Notlar’’ - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

 

            ‘’Ben hasta bir adamım… Kötü bir adamım, suratsız bir adamım ben’’ diye sözlerine başlıyor Dostoyevski. Belki başlangıçta bu birkaç kelime ile kitabın ruhuna hazırlıyor bizleri. Bir milat olarak kabul edilen bu kitap ‘Suç ve Ceza’,  ‘Budala’, ‘Karamazov Kardeşler’ gibi başyapıtların psikolojik temelini oluşturmaktadır. Bunun en büyük kanıtı ise bu kitapta ana karakterin ismi yoktur fakat biz bu karakteri ‘Raskolnikov’ olarak dahi isimlendirebiliriz. Zaten değil midir ki bu karakterler bir umutsuzluğun, çaresizliğin, acının bir sembolü? Kitapta da belirttiği gibi ‘’ Bu notlar da, yazarı da besbelli hayal ürünüdür. Bununla birlikte toplumumuzun durumunu, yapısını göz önüne alacak olursak, bu notların yazarı gibi kişilerin aramızda bulunması yalnızca mümkün değil aynı zamanda zorunludur’’ Buradaki karakter aslında hepimizi temsil etmektedir, her birimizin yeraltındaki buhranını göstermektedir. Dostoyevski bu kitabında dönemine göre bir anti karakter yaratmıştır. 19. Yüzyılın insanları özendirdiği aydınları, sistemleri, ideal yaşam stilini, ölçüleri reddeden bu karakter çeşitli sorular sormaktadır. Bu soruların başında uygarlığın ve iradenin tanımı, akıl ile arzuların çatışması, insanlık tarihi, duygularının tutarsızlıkları yer almaktadır. Aynı zamanda hiyerarşik düzenin bireyde yol açtığı gereksiz egoyu bunun sonucu olarak toplumdaki duygusal boşluğu anlatmaktadır. Hiyerarşinin oluşturduğu bu ezik egoların yazarı çocukluğunda ezmeye başlaması kitabının kalemini ateşleyecek bir kibrit olacaktır belki de. Bunlara dayanarak ben bu kitabın ortaya çıkmasının sebeplerinden birini de Batı materyalizmi ile Rus romantizminin karşılaştığı noktada bulurum.  Dostoyevski bu kitabı yazdığında kırk yaşındadır ve bu yaş onun geçmişini sorgulama dönemi olması aynı zamanda geçmişe bakışının değiştirmesi bu kitabı ortaya çıkarmıştır.

            Kitabı iki bölümde ele alan yazar birinci bölümü ‘’Yeraltı’’ ikinci bölümü ise ‘’Notlar’’ olarak isimlendirmiş. ‘’Yeraltı’’ onun iç dünyasını, bunalımlarını, sevgiden ziyade acıyı, hüznü, pişmanlıklarını yansıtır. İlk bölümü yine on bir parçaya bölmüş ve her birinde birçok konulara değinmiştir. Kitabın ilk bölümü, ikinci bölümünün psikolojik iskeletini oluşturur. ‘Yalnızlık’ yer altı bölümünün baskın temasıdır. Yazar bizi yalnızlığın verdiği acının ne kadar zevk verici olduğuna ikna ediyor. İçerisinde bulunduğu topluma yabancılaşmış, ya da toplum kendisine yabancılaşmıştır. İnsanlar ile iletişim kuramamış, toplum tarafından dışlanıp anlaşılamamış, toplumun yargılarına anlam verememiş ve toplumda var olma mücadelesinin olumsuz sonuçlanmasından dolayı yeraltına sığınmıştır. Ona göre toplum kendisine taş duvarlar örmüştür ve o taş duvara toslayanlardan biridir. Bu sebepten dolayı da kendisini diğer insanlardan zeki görür. Çünkü onları dışarıdan gözlemleme şansına sahiptir. Fakat onların aralarına girdiğinde ondan aptalı yoktur ve o hastalıklı birisidir. Günümüz terimiyle anti sosyal kişilik bozukluğu olan bu karakter aslında toplumun karakterinin bozukluğundan yakınmaktadır. Yeraltı adamımızın dostları yoktur, yalnız yaşar bir fare gibi deliğine sığınmıştır.  Bir zaman, içinde uyanan coşku ile ‘’canlı hayata’’ katılmak ister. Fakat topluma adapte olamaz, canlı hayatın zevkleri ona çok yabancı gelir.  Orada kaybolur ve şu sözleri söyler; ‘’Kötü biri olmamak bir yana herhangi bir şey olmayı da beceremedim. Ne kötü ne iyi, ne alçak ne namuslu, ne kahraman ne de haşerenin biriyim’’. Kitabın ilk bölümü sadece bunlardan ibaret değildir tabii ki. Karakter çıkmazı, içsel bunalımlar, imkânsızlığın tanımı, tabiat kanunları, yapmacıklı inlemeler, Kant’ın ‘’güzel ve yüksek şeyler’ eleştirisi, pozitivizm ve materyalizm eleştirisi, medeniyet eleştirisi, bilimin gerekliliği ve doğruluğu ve birçok konu üzerinde görüşlerini bizlere yer altından çıkarmıştır. Fakat bunlar arasından en çok üzerinde durduğu nokta ‘’arzu ve çıkar’’ ilişkisi olmuştur.

            Kitabın içeriğinin daha iyi anlaşılabilmesi için birinci bölümündeki on bir alt bölümü ayrı ayrı incelemek daha kolay olacaktır. İkinci bölümde ise sadece hikâye akışı olduğundan dolayı tüm çıkarımlarını birinci bölüm üzerinde yapabiliriz. Belki de bu kitabı ikinci bölümden okumaya başlamak daha doğru olacaktır. Bu incelemede kitaptan birçok alıntı yaparak yazarın ‘’yeraltı’’ dünyasına ulaşmamız daha kolay olacaktır. İçeriği en çok dolu olan bölüm ise yedinci ve sonrası bölümler olarak dikkat çekiyor.

 

I.                    Karakterin ne kadar huysuz olduğu üzerinde durulan bu bölümde kırk yaşındaki memurun geçmişle hesaplaşmalarını konu alıyor. Burada hırslarından söz ederken toplum tarafından nasıl yok olarak görüldüğünü, canlı dünyada ve bulunduğu zaman diliminde değer görmediğini ve kendi yeraltı dünyasına göre kendisini zeki gördüğünü şu kelimelerle anlatıyor.‘’Zeki insanlar asla bir baltaya sap olamaz, olanlar hep yalnızdır. On dokuzuncu yüzyıl adamı en başta karaktersiz olmalı, böyle olmaya manen mecburdur.’’

II.                 Bu toplumda bir böcek bile olamadığını ve on dokuzuncu yüzyıl yerüstü hayatında ‘’iyi ve güzel’’(Kant) şeylere ne kadar çok yaklaştıysa kendine o derece uzaklaştığını, bunun sonucunda içine kapanıp tekrar doğasına dönmesini anlatıyor. Ona göre umutsuzluk en yakıcı zevktir.

III.               Burada yazar ikinci bölümde anlatacağı hikâyedeki öç alma duygusunun ne kadar baskın olduğunu ve ondan götürdüklerini ifade eder. Ona göre ahmak insanlar öç almayı bir hak sayar. Öç alma yolunda önüne taş duvarlar çıkar ve bu yola şöyle yorumlar getirir. ‘’ Şüphesiz böyle bir duvarın hakkından gelmeye gücüm yetmezse boşu boşuna yırtınacak değilim, ama karşımda gücümün yetmediği taş duvar var diye büsbütün boyun eğmeye razı olamam’’

IV.              ‘’Acı çeken kimse inlemekten zevk alır.’’ İnsanın bu inlemeleri aslında tabiat anaya şikâyet olduğunu düşünür.

V.                 ‘’Şuurun meşru mahsulü atalet, yani gönüllü avareliktir’’ demiş Dostoyevski. Bütün samimi insanlar ve işinde gücünde olanlar ahmak, dar kafalı oldukları için faal insanlardır. Bu tip insanlar için akıllarından yoksun oldukları için bir konuda ana sebepleri araştırmadan bile doğru hareket ettiklerini düşündüklerini söyler. Ve doğru hareket ettiğini zanneden insanlar hep rahattırlar, mutludurlar çünkü sorgulamazlar! Karakterimiz bu yüzden rahat değildir. Mesela önceki bölümlerde bahsettiği öç alma duygusunun ana sebebi adalettir. Bu durumda insan rahattır bir sebebe dayandırarak rahatça öç alabilir. Fakat karakterimiz böyle düşünmez. ‘’Hâlbuki ben bunda ne adaletle ne de erdemle ilgili bir yön bulurum, intikam almaya kalksam sırf kinimden yapacağımı bilirim.’’ Öç almak isteyen insanların doğasında var olan ‘kin’ duygusu, insanın var ettiği kurallar ile bozulmaya uğruyor.

VI.              Tembellerin bile bu toplumda bir mertebesi bulunduğunu söyler. En azından hakkında söylenecek sözler vardır.  Ayrıca bu bölümde ‘’güzel ve yüksek şeyler’’ üzerine çok durmuştur. Burada Kant’ın felsefesine göndermelerde bulunur.

VII.             Kitabın en dolu olduğu kısımlar buradan itibaren başlar diyebiliriz. Bu bölümde çıkarlar, medeniyet ve pozitivizm eleştirilerine yer verilmiştir. Bölümün ilk başlarında çıkarın tanımı üzerine sert eleştiriler getiriyor. Arzu ile çıkarların çatışmasını şu kelimelerle ifade ediyor; ‘’İnsanın kendisi için iyilik değil tam tersine kötülük arzulayabileceği, hatta bunu yapmaya mecbur olacağı bazı hallere ne olur peki, buna çıkar denmez mi? Beyler anladığım kadarıyla siz insan çıkarlarına ait listeyi bazı istatistik bilgilerden, iktisat formüllerinden çıkarmışsınız. Sizce refah, servet, hürriyet, rahatlık vs. başlıca çıkarlardır.’’ Ona göre tüm bu çıkarların gerektiğinde az önce saydığı değerlere de karşı çıkabilecek çıkarları vardır. Ardından sağlam bir şekilde yaşadığı on dokuzuncu yüzyıla ve dönemin aydınlarına eleştiriler getirir. Mesela Burcle’ın medeniyetin insanları yumuşattığı, bu sebepten onları az vahşi daha barışçıl iddia etmesi ve Burcle’ın yaşadığı on dokuzuncu yüzyılda kanın gövdeyi götürmesi. ‘’Medeniyet neyimizi yumuşatmış. Medeniyetin insanda duygu çeşitliliğini arttırmaktan başka bir işe yaradığı yok. Duyguların çeşitlenmesiyle insan işi kan dökmekten zevk almaya kadar varabiliyor.’’  Bunun örnekleri olarak cinayetlerde ince ustalıklar sergileyen insanların en medeni insan olduğunu gösterir. Günümüzde de böyle değil midir? Film sektörüne baktığımızda bir katilin tarafından olduğumuz durumlar yok mudur? En cani ve ustaca işlenmiş cinayetlere hayranlıkla bakmıyor muyuz? Medeniyetimizin sembolü bir zeka ile işlenen cinayetler bunlar. Karakterimiz bu konuda ‘’Barbarlık çağı insanı pek çok bakımdan bu çağın insanından daha üstün görüşlü olduğu halde, aklın, bilginin gösterdiği yoldan gitmeye bir türlü alışamamıştır.’’  Ciddi medeniyet eleştirileri de bu noktada başlıyor. Medeniyetin insanı ileriye götürecek sanması ona insan soyunu ileri götürürken aynı zamanda insan iradesine bağlı kalacağını ve Kant’ın tüm bu ütopik öğretilerine eleştiriler getiriyor. Tüm bu ütopya gerçek olsa bile insanın iradesinden bağımsız olacağı ve onu adeta bir robota dönüştüreceğini düşünmektedir. Bu yapmacık düzene karşı insan doğası hakkında görüşlerini şöyle dile getirir; ‘’Kim olursa olsun, insan daima, her yerde akılla çıkarın buyurduğu gibi değil, canının istediği gibi hareket etmeyi sever; arzularımızın çıkarımıza ters düşmesi de mümkün, hatta bazen zorunludur.’’  İnsan iradesini her şeyden üstün görür. Her şeye mantıklı bir kılıf uyduran sisteme karşı şu kelimeleri kullanır; ‘’Neden akıllarını insanın isteklerinin mutlaka mantıklı ve çıkarlarına uygun olması gerektiğine takmışlardır? İnsana lüzumlu olan tek şey, onu nereye sürükleyeceği belli olmayan hür iradedir. Bu iradeyi de kim bilir hangi şeytan…’’

VIII.           Eğer ki bir gün insanın bütün arzularını karşılayacak matematik formülleri bulunur ise, mutluluğu, hüznü matematik formülleri ile elde edebilirsek insan artık hiçbir şey istememeye başlar. ‘’Cetvele bakarak arzu etmenin ne tadı olur.’’  Arzularımıza bu formüllerle ulaşacağımız günler gelirse insanın hangi iradesinden, özgürlüğünden bahsedeceğiz? Hayatımızın her noktasında planlar koyup kesin hesaplar ile hareket edersek yaşamın anlamı ne olur? Hayat da felsefe gibi yolda olmaktır. Yaşam yolun sonucu değil yolun ta kendisidir. ‘’Hayat hayattır, karekökü almak değil.’’ Yazar bu bölümde aklın eleştirisi çok güzel bir dille yapmış. İnsanın sadece akla uygun şeyler istemesini değil istemek fiilinin kendisinin değerli olduğunu vurgular. Ve isteğin çoğu zaman, hatta ısrarla akla zıt yönde olduğunu düşünür.  Bu bölümde insanın nankörlüğü üzerine ve insanın baş kusuru saydığı daimi erdemsizliğini de konu alır. İnsanlık tarihine baktığında insanlığın utancından başka bir şey göremez. Dünyadaki bu kadar imkâna ve nimete rağmen insanlık her türlü nankörlüğü yapmıştır. Bu yüzden insanın ne geleceğinden, ne de ütopik fikirlerinden bir şey beklemez. Bu bölümü sağlam bir söz ile kapatıyor; ‘’-Hadi efendim, iş cetvelle aritmetiğe dayanınca, iki kere iki yalnızca dört ediyorsa, iradenin lafı mı kalır! İki kere iki iradem karışmasa da dört edecek. İrade bu mudur?’’ Belki de bu kitabın adı iki kere iki olmalıydı.

IX.               Bu bölüm bilimin gerekliliğini ve doğruluğunu sorguluyor. Aklın, bilimin ne kadar doğru bilinmesinden ziyade bunun insanlık üzerine ne kadar doğru uygulanabilmesi önem taşır. İnsanın bilime ve akla mecbur olduğunun da farkındadır. Fakat insan tüm bunları yaparken neden bir yandan da yıkmaya, her şeyi kaos haline getirmeye başlar? Yazar buna içgüdüsel bir zevk olarak tanımlıyor. İşte size akıl ve arzu çatışmasının en somut örneği. Ona göre idrak etmenin biricik kaynağı ıstıraptır. Yazar tekrardan bu bölümde iki kere iki formülüne sarar. ‘’İnsan ömrünü iki kere iki peşinde geçirir, bu uğurda denizleri aşar, hayatını harcar fakat yemin ederim, arayıp gerçekten elde etmeye korkar’’ Çünkü insan onu bulur bulmaz erişecek bir şeyi kalmayacağını bilmektedir. ‘’İki kere iki dördün üstünlüğünü kabul ediyorum elbette, fakat her şeyi hoş görmeye başladıktan sonra, iki kere ikinin beş etmesinden bile hoşlanmak mümkündür.’’ Devamında getirdiği eleştiri ise insanın sadece refahı ve huzuru hedeflemesidir. İnsan belki ıstıraptan o kadar hoşlanıyordur. Bu kısımda ve genel bağlamda Dostoyevski’nin duygusal mazoşist biri olduğu kanaatine vardım. Belki de benim ilk kez kullandığım terimdir bu. Bunun bizdeki yansıması arabesk müziğidir ve Dostoyevski’nin önermesine en somut örnektir.

X.                  ‘’Arzularım varsa daha doğrusu arzularım yaşadıkça o da var olacaksa gerçekliği neden umurumda olsun?’’  Eğer arzuları yok edilecekse her sisteme köle olabileceğini düşünür. Eğer hayat ona mutluluk kurallarından, Kant’ın idealarından başka bir şey vermiyorsa, o halde onun arzularını tatmin edecek yeraltına sığınır.

XI.               İlk bölümün son parçasında yani burada, düşünceleriyle çelişkili metinlerle karşılaşırız. Söylediklerinin doğru olduğundan emin değilken bunları yazmaya onu yalnız yaşadığı kırk senelik bu yeraltı hayatı itmiştir. Bununla birlikte insanların kendileriyle olan çelişkilerini yüzlerine vuran metinlerle karşılaşıyoruz. İkinci bölümde yazacağı hikâyenin aslında kendine dahi itiraf edemediği duygularla dolu olduğunu belirtmektedir.

 

 Dostoyevski ikinci bölümü ‘’notlar’’ olarak isimlendirmiştir. İkinci bölüm salt olay örgüsünden ibaret olup, gereken felsefi temeli, psikolojik çıkarımları birinci bölümde belirtilmiştir. Bu yüzden ikinci bölümdeki olay örgüsünü yazmak anlamsız olacaktır. Fakat birkaç cümleyle özetlemek gerekirse şunları diyebiliriz;

 Henüz yirmi dört yaşlarında memurken yaşadıklarıyla başlıyor. Kendisini utangaç, topluma yabancılaşmış, pasif davranışlar sergileyen ve o derece bilgili bir kişidir. Yaşadığı olay St. Petersburg’da bir gece, bir adamın rütbeli bir subaydan dayak yiyerek meyhaneden atılmasıyla başlar. Bizim kahramanımız dayak yiyen bu adama özenmiştir. Ne pahasına olursa olsun subayın karşısına çıkmış, fakat neredeyse yokmuş derecesine subay onu önünden itip geçmiştir. Bu onun toplumda ne derece ezik olduğu ve toplumda adeta bir hayalet olduğu düşüncesini ortaya çıkarmış, büyük bir hırsa bürünmesine sebep olmuştur. Dayak yeseydi en azından toplum tarafından kötü de olsa değeri olacaktı. Yaklaşık iki sene boyunca subayı takip edip ona kendince bir ders verme çabasına girişir. Kalabalık bir caddede her şey pahasına ona yanlışlıkla çarpacaktır. Fakat her denemesinde subaya yaklaşınca sebebini bilmediği bir duygudan dolayı hep önce o kenara çekilmek zorunda kalmıştır. Eğer yüksek rütbeli bir subaya çarpacaksa onun da iyi görünümlü bir birey olması gerektiği kanısına varır. Elindeki tüm imkânları kullanarak kendisine bir beyefendi süsü verir ve caddede subaya yol vermez çarpışırlar. Artık o namusunu kurtarmıştır.

 Bir diğer olay ise; karakterimizin okul yıllarından kalan sadece birkaç dostu vardır. Nadiren onlarla samimiyetsiz bir biçimde buluşur. Bir gün cesaretlik örneği göstererek nefret ettiği eski okul arkadaşlarıyla buluşmaya karar verir. Çevresiyle, arkadaşlarıyla iletişimi neredeyse hiç olmayan bu hasta adam bir şekilde kendisini aralarına sürükler. Rütbeli ve nefret ettiği Zverkov isimli arkadaşı adına bir akşam yemeğine kendisini davet ettirir. Aslında onlara, sizi pek önemsemiyorum süsü vermeye çalışır, kendisini ezik göstermemeye gayret gösterir fakat başarısız olur. O gece her şey çok daha kötü olacaktır. Arkadaşları karakterimizi hiç umursamazlar ve gece mekânı birlikte terk ederler. Karakterimiz büyük bir hırsa bürünmüştür. Onlardan intikam almak için arkadaşlarını takip eder. Onları bulamaz fakat Liza adında bir hayat kadınıyla tanışır. Geceyi Liza ile geçiren karakterimiz, kızın bu yola nasıl girdiğini öğrenir ve ona dersler vermeye başlar. Kıza dersini verirken de bir yandan onu küçük görmeye başlar. Arkadaşlarına biriktirdiği nefret Liza’ya patlayacaktır. Karakterimiz aşağılanmaktan ve aşağılamaktan zevk aldığı için kendisinden bile küçük gördüğü bu kızı hor görür. Fakat istemsiz bir şekilde Liza’ya adresini verir. Bu onun için büyük bir pişmanlık olacaktır. Liza’ya saatlerce nutuk atan adamın aslında ne kadar sefil biri olduğu anlaşılacaktır. Liza eve geldiğinde ise karakterimizin yeraltı dünyasını görür. Bu durumu gururuna yediremeyen karakterimiz artık içindeki tüm nefreti kitabın son sayfalarında dökmeye başlar.

 Karakterimiz bu eserini günahlarının kefareti olarak görür. Bu hikâyeyi yazarken oldukça utandığını ifade eder. ‘’Her romanda bir kahraman vardır, benim romanımda bir kahramanın tersi olan ne varsa kasten bir anti kahramanda toplanmıştır.’’diye ifade eder. ’Canlı hayatın’ kendisini bizlere aslında sadece bir ödev olarak tanıttığını, bizlerin de bu kurmaca hayattan nefret ettiğimizi düşünür. İsteklerimiz bizi bu canlı hayatın dışına itmektedir. Fakat bu canlı hayatın dışına çıktığımızda ne kadar gerçek var ise yüzleşeceğimizden dolayı kendimizi tekrardan o yapmacık hayata itmek için can atarız.  Kitabın son paragrafını yazarımız şöyle ifade ediyor;
                        ‘’Ben kendi hayatımda, sizin cesaret edemeyip yarıda bıraktığınız şeyleri sonuna kadar götürdüm, o kadar; üstelik siz tabansızlığa sağduyu diyor, böylece kendinizi aldatarak avunduruyorsunuz. Buna göre ben sizden daha ‘canlıyım’. Daha yakından bakın! Biz bugün canlının nerede yaşadığını, neden ibaret olduğunu, adını sanını bile bilmiyoruz. Bizi tek başımıza bırakın, elimizden kitapları alın o saat şaşkına döner, ne yana gideceğimizi, kimden çıkacağımızı, kimi sevip, kimden nefret edeceğimizi bilemeyiz. İnsan olmak, yani gerçek, kendi vücuduna sahip, kanlı canlı bir insan olmak dahi bize güç geliyor; bundan utanıyor, ayıp sayıyor, bildik genel anlamda insan olmaya çabalıyoruz hep. Aslında bizler ölü doğmuş yaratıklarız; zaten çoktandır canlı olmayan babalardan dünyaya geliyoruz ve bundan da gittikçe daha çok hoşlanıyoruz. Bundan zevk alıyoruz. Yakında bir kolayını bulup doğrudan fikir dölleri olarak dünyaya geleceğiz. Ama yeter bu kadar, daha fazla ‘’Yeraltından’’ yazmak istemiyorum.’’