HESABIM
GİRİŞ YAP

Hoşgeldiniz! Hesabınıza buradan giriş yapabilirsiniz.



Yardım
ya da
YENİ HESAP OLUŞTUR

Bilgilerinizi girerek yeni bir hesap edinebilirsiniz.



Yazan: Cemre Nur Karakoç | İstanbul Üniversitesi - Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler, 3. Sınıf

Kendini Bilmenin Sınırları: Erasmus’tan Spinoza’ya Bir Tartışma

Rönesans hümanizminin en önemli temsilcilerinden biri olan Erasmus, Deliliğe Övgü adlı eserinde hem dönemin toplumsal yapısını hem de insan doğasını keskin bir hicivle ele alır. 1509 yılında İtalya’dan İngiltere’ye yaptığı yolculuk sırasında tasarladığı bu eser, dostu Thomas More’un evinde yalnızca bir haftada yazılmıştır. Eserin adı bile çok katmanlı bir anlam taşır: “Deliliğe Övgü” anlamının yanı sıra, More’un soyadıyla yapılan bir kelime oyunudur. Erasmus’un, Horatius’un “hakikati gülerek söylemek” ilkesinden esinlenmesi, eserin hem eğlenceli hem de düşündürücü üslubunu açıklar.

Bu genel çerçeve, eserin yalnızca bir hiciv olmadığını, aynı zamanda insan doğasına dair derin bir sorgulama içerdiğini gösterir. Bu bağlamda eserde en dikkat çekici unsur, “Delilik” kavramının bizzat konuşturulmasıdır. Delilik (Stultitia), kendisini bir tanrıça ve hatip olarak sunar; yanında Özsaygı, Yüze Gülme, Unutma, Tembellik, Şehvet ve Zevku Sefa gibi yardımcılarıyla sahneye çıkar. Kendi kökenini zenginlik tanrısı Plutos ve gençlik perisi Hebe’ye dayandırarak, insan hayatının en temel unsurlarının aslında deliliğin ürünü olduğunu iddia eder. Böylece Erasmus, daha en başta güçlü bir paradoks kurar: Gerçek bilgelik delilikte, kendini bilge sanmak ise gerçek delilikte saklıdır.

Bu paradoks, eserin ilerleyen kısımlarında insan yaşamına uygulanarak somutlaşır. Delilik, insan yaşamının vazgeçilmez bir parçası olarak sunulur; ona göre evlilik, doğum ve neslin devamı ancak insanların gerçekleri görmezden gelmesiyle mümkündür. Eğer insanlar evliliğin zorluklarını tam anlamıyla kavrasalardı, kimse böyle bir yükün altına girmezdi. Aynı şekilde dostluk, aşk ve toplumsal ilişkiler de insanların birbirlerinin kusurlarına karşı bilinçli bir “körlük” geliştirmesi sayesinde ayakta kalır. Çocukluk ve yaşlılık gibi hayatın hassas dönemlerini katlanılır kılan da yine bu deliliktir. Böylece Erasmus, insanın mutlu olabilmesi için bazen gerçeklerden uzaklaşması gerektiğini savunur.

Bu noktadan hareketle eser, bireysel yaşamdan toplumsal düzleme doğru genişler. Eserin en güçlü yönlerinden biri ise toplumsal eleştiridir. Erasmus, Delilik’in ağzından bilim insanlarını, yazarları, filozofları ve hukukçuları sert bir şekilde eleştirir. Bu kişiler, çoğu zaman boş şöhret peşinde koşan, karmaşık teorilerle halkı etkileyen ama gerçekte yüzeysel bilgiye sahip kimseler olarak tasvir edilir. Aynı şekilde krallar ve saray mensupları da görevlerini unutmuş, zevk ve sefa içinde yaşayan, halktan kopmuş figürler olarak hicvedilir.

Toplumsal eleştirinin en yoğunlaştığı alan ise din kurumudur. Ancak eserin en çarpıcı kısmı din adamlarına yöneltilen eleştirilerde ortaya çıkar. Erasmus, teologların kutsal metinleri kendi çıkarlarına göre yorumladığını, gereksiz ve absürt tartışmalarla dini anlaşılmaz hale getirdiğini vurgular. Keşişler ve rahipler ise şekilciliğe saplanmış, gerçek Hıristiyan değerlerinden uzaklaşmış kişiler olarak sunulur. Papalar ve üst düzey din adamları ise Mesih’in sade yaşamını örnek almak yerine, dünyevi güç ve zenginlik peşinde koşmakla eleştirilir. Bu eleştiriler, dönemin kilise düzenine yönelik oldukça cesur ve sarsıcı bir bakış açısı sunar.

Bununla birlikte Erasmus’un amacı yalnızca eleştirmek değildir; bu eleştiriler aynı zamanda normatif bir öneri içerir. Ona göre gerçek dindarlık, karmaşık teorilerde ya da gösterişli ritüellerde değil, insanın yaşam tarzını değiştirerek iyiliği ve alçakgönüllülüğü benimsemesinde yatar. Bu yönüyle eser, skolastik düşünceye karşı çıkar ve Rönesans’ın “doğaya dönüş” anlayışını destekler.

Bu bütünlük içinde değerlendirildiğinde, Deliliğe Övgü yalnızca bir hiciv eseri değil, aynı zamanda insan doğasına dair derin bir felsefi sorgulamadır. Erasmus, delilik kavramı üzerinden aslında aklın sınırlarını, toplumun ikiyüzlülüğünü ve dinin yozlaşmasını gözler önüne serer. Eserin sonunda Delilik’in “Belleği fazla iyi olan dinleyiciden nefret ederim” diyerek konuşmasını bitirmesi, okuyucuya ince bir mesaj verir: Belki de insan, her şeyi hatırlayıp sorguladıkça değil, bazı şeyleri unutarak ve hayatı biraz “delice” yaşayarak daha mutlu olabilir.

Tam da bu noktada, metnin ima ettiği düşünce daha açık bir biçimde formüle edilir ve derinleşir. Erasmus’un “İnsan kendini ne kadar az tanırsa, o kadar mutlu olur” düşüncesi, eserin temel paradokslarından birini daha ileri bir düzeye taşır. Bu eserde beni en çok düşündüren fikir bu oldu. Öncesinde Deliliğin insan hayatını mümkün ve katlanılabilir kıldığı fikri ortaya konmuştu; şimdi ise bu düşünce doğrudan insanın kendilik bilinciyle ilişkilendirilmektedir. Çünkü Erasmus’a göre insanın mutsuzluğunun en büyük kaynağı, kendi üzerine fazla düşünmesi, kendini çözmeye çalışması ve gerçeklerle yüzleşmekte ısrar etmesidir. Bu ifade, ilk bakışta Rönesans hümanizminin “kendini bil” çağrısıyla çelişir gibi görünse de aslında daha incelikli bir ayrım içerir. Erasmus burada, kendini bilmek ile kendine aşırı derecede odaklanmak arasında kritik bir fark kurar. İnsan, kendi kusurlarını, sınırlılıklarını ve faniliğini tüm çıplaklığıyla kavradığında, bu bilgi onu özgürleştirmekten çok ağırlaştırır. Çünkü insan doğası, tamamen rasyonel bir açıklıkla yaşamaya uygun değildir; aksine insan yaşamı belli ölçüde yanılsama, unutma ve kendini olduğundan daha iyi görme eğilimi üzerine kuruludur.

Bu çerçevede Deliliğin yanında yer alan Özsaygı (Philautia) ve Unutma (Lethe) figürleri yeniden anlam kazanır. Özsaygı, insanın kendini olduğundan daha değerli hissetmesini sağlayarak onu hayata bağlarken; Unutma, geçmişin acılarını, hatalarını ve kusurlarını silerek yaşamı katlanılır hale getirir. Dolayısıyla insan kendini tamamen tanısaydı -yani tüm zayıflıklarını ve kaçınılmaz sonunu açıkça görseydi- bu durum onu felç edici bir bilinç durumuna sürükleyebilirdi. Bu yüzden Erasmus’un “az bilmek”ten kastı, cehaleti yüceltmek değil, insanın kendi varoluşuna karşı geliştirdiği koruyucu bir mesafeyi ifade eder.

Bu noktadan itibaren tartışma daha genel bir bilinç eleştirisine dönüşür. İnsan kendini tanıdıkça daha fazla sorgular: Ben kimim, neden varım, hayatın anlamı nedir? Bu sorular çoğu zaman kesin cevaplara ulaşmaz ve insanı huzursuz eder. Oysa Delilik, bu sorgulamayı askıya alarak insanı eyleme, ilişkilere ve yaşama yönlendirir. Böylece aşkın, dostluğun ve hatta inancın sürekliliği bile çoğu zaman bu bilinç eksikliğiyle mümkün hale gelir.

Bu düşünce hattı, özellikle din bağlamında daha da yoğunlaşır. Erasmus’a göre gerçek dindarlık da bir tür “kutsal delilik” içerir; çünkü Tanrı’ya tam teslimiyet, dünyevi aklın ölçütleriyle bakıldığında irrasyonel görünebilir. Ancak tam da bu nedenle, bu teslimiyet insanı ağır bilinç yükünden kurtararak ona huzur verir. Böylece kendini tamamen tanımak değil, kendini aşmak ve hatta kısmen unutmak, ruhsal bir dinginliğin kapısını aralar.

Bu aşamada metin, Erasmus’un çizdiği çerçeveyi tamamlar gibi görünse de aslında yeni bir felsefi gerilimin kapısını aralar. Erasmus’un bu sözü, insanın mutluluğu ile bilinç düzeyi arasında ters bir ilişki kurar: İnsan, kendini tanıdıkça değil; kendine karşı belli bir körlük geliştirdikçe daha mutlu olur.

Ancak tam da burada, bu düşünceyi Baruch Spinoza’nın felsefesiyle karşı karşıya getirmeyi yerinde bulmaktayım çünkü tartışma bu karşıt görüşle yeni bir boyut kazanmaktadır.

Spinoza için durum neredeyse tersine dönmektedir. Erasmus’un çizdiği bu çerçeve, insan mutluluğunu bir tür “koruyucu yanılsama” ile temellendirirken, Spinoza mutluluğu (beatitudo) doğrudan kendini bilmeye dayandırır. Böylece zihnimde metin, iki farklı mutluluk anlayışının diyalektiğine dönüşür: biri bilinçten kaçınarak huzura ulaşmayı, diğeri ise bilinci derinleştirerek özgürlüğe erişmeyi savunur.

Bu karşılaşma, kavramsal düzeyde belirgin bir ayrışmayı açığa çıkarır. Erasmus’un Deliliği, insanın kendi hakikatine fazla yaklaşmasının yıkıcı olabileceğini ima ederken; Spinoza bu mesafenin bizzat yanılsamanın kaynağı olduğunu ileri sürer. Ona göre insanın mutsuzluğu, şeyleri eksik ve bulanık kavramasından kaynaklanır; dolayısıyla insan kendini tanımadıkça, kendi doğasının efendisi değil, dış nedenlerin oyuncağı olmaya devam eder.

Bu noktada tartışma keskin bir soruya indirgenir: İnsan kendini bilmeden gerçekten mutlu olabilir mi, yoksa bu yalnızca geçici bir rahatlama mıdır? Spinoza’nın cevabı nettir: Erasmus’un mutluluk dediği şey, ancak edilgin bir haz olabilir. Buna karşılık gerçek özgürlük, insanın kendi doğasını zorunluluk içinde kavramasıyla mümkündür. İnsan, kendini ve doğayı anladıkça kaçınılmaz olanı kabul eder ve bu kabul ona derin bir içsel sükûnet kazandırır. Ancak tartışma burada tek yönlü ilerlemez; aksine karşılıklı bir sorgulama biçimi alır. Bu noktada Erasmus’un Deliliği itiraz eder gibi görünür: Eğer insan her şeyi bu açıklıkla kavrarsa, yaşamın büyüsü ortadan kalkmaz mı? Spinoza’nın dünyasında yanılsamaya yer yoktur; oysa Erasmus’a göre yanılsama, yaşamın vazgeçilmez bir parçasıdır.

Bu itiraza rağmen Spinoza’nın pozisyonu daha da keskinleşir. Ona göre gerçek sevinç (laetitia), yanılsamadan değil, anlama ediminden doğar. İnsan kendini tanıdıkça kendi özünü -varlığını sürdürme çabasını (conatus)- kavrar ve bu kavrayış onu edilgin duygulardan etkin duygulara taşır. Böylece insan yalnızca mutlu olmakla kalmaz, aynı zamanda özgürleşir.

Bu karşıtlık, nihayetinde iki düşünür arasında derin bir antropolojik farkı görünür kılar. Erasmus, insanı yanılsamaya ihtiyaç duyan kırılgan bir varlık olarak görürken; Spinoza, insanı aklı sayesinde kendi doğasını kavrayabilecek bir varlık olarak konumlandırır. Birinde “bilmemek” koruyucu bir kalkanken, diğerinde “bilmek” kurtuluşun tek yoludur.

Bununla birlikte, bu gerilimi mutlak bir karşıtlık olarak okumak yerine, daha nüanslı bir ilişki olarak değerlendirmek mümkündür. Belki de Erasmus’un işaret ettiği sınır, Spinoza’nın sistemine bir denge unsuru ekler: İnsan her zaman tam anlamıyla rasyonel değildir. Bu nedenle Spinoza’nın özgür insanı bir ideal tip olarak kalırken, Erasmus’un insanı gündelik hayatın gerçekliğini temsil eder.

Aslında son kertede tartışma, iki uç arasında kurulan bir dengeye işaret eder. Mesele yalnızca bilmek ya da bilmemek değil, ne kadarını taşıyabileceğimizdir. Spinoza’nın dediği gibi kendini tanımak özgürlüğe açılan bir kapıysa, Erasmus’un hatırlattığı gibi bu kapıdan geçmek her zaman kolay değildir. Bu yüzden insan, bir yanda hakikatin ağırlığı, diğer yanda deliliğin hafifliği arasında salınarak var olur ve mutluluk, tam da bu gerilim hattında, iki uç arasında kurulan o hassas dengede ortaya çıkar.

Peki şu sorular nasıl cevaplanmalıdır: insan gerçekliğiyle yüzleşince ne değişecektir/değişebilecektir? Gerçekten, iyi bir senaryoda, insan kusurlu taraflarını düzeltebilecek kadar alim midir? Yoksa kusurlarıyla ne yapacaktır? Kusurlarımızı değiştirebilir miyiz? Kusurlarımız değiştirebileceğimiz şeyler ise bunlara neden sahibiz? Kusurlarımız özünde bizim tercihimizden mi ibarettir? Bu tercihleri aslında neye göre yaparız? Bu tercihleri yaptığımızın farkında mıyız? Ya da kusurlar benliğimizin parçası mıdır? Bilinçli olarak seçmediğimiz kusurlarımızdan nasıl kurtuluruz?... Binlerce soru peş peşe geliyor... Var olan ufacık insan aklını ve ömrünü yaşanabilir kılmak açısından, kısa yoldan, Erasmus’un fikirlerine sığınmak şimdilik hayat kurtarıcı görünüyor ve deliliğin mühimini şimdi anlıyorum.


Sayfayı Paylaş :