Yazan: Fırat Aslan| Marmara Üniversitesi – Hukuk, 1. Sınıf
BEŞ ŞEHİR
Tanpınar’ın üstadı Yahya Kemal’e ithaf ettiği, deneme türünde kaleme aldığı bu yapıt; dönemin penceresinden gelenek ve modernite çatışmasını şairane bir anlatımla, “gezi yazısı” tarzıyla bizlere sunuyor. Açıkçası, edebiyatımızda bu tarz “deneme” yapıtlarına tür olarak pek sık rastlamıyoruz; belki de çok göz önünde olmadıkları için onları biraz daha arka planda bırakıyoruz. Tıpkı Ahmet Hamdi Tanpınar’ı daha çok şair kimliğiyle bilip, düz yazıdaki ustalığını bazen göz ardı etmemiz gibi. Dürüst olmak gerekirse yazarın bu güçlü şair kişiliği sebebiyle ilk başta bu kitaba ben de biraz önyargıyla yaklaşmıştım. Sonuçta bir şairin düz yazı türünde, uzun betimlemelerde ya da denemede ne kadar başarılı olabileceği, o şiirsel anlatımın nesrin sınırları içinde hapsolup kalmayacağı konusunda şüphelerim vardı. Ancak sayfaları çevirdikçe bu önyargının ne kadar saçma olduğunu gördüm; karşımda şiirin ambiyansını kaybetmeden düz yazının o özgür ve geniş imkanlarını sonuna kadar kullanan, ezber bozan bir yapıt duruyordu.
Yazar; Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul’u anlatırken bu şehirlerin sadece mimarisinden ya da coğrafyasından bahsetmiyor. Onun asıl amacı; şehirlerin sokaklarında, insanlarında ve eski eserlerinde gizlenmiş olan o kültürel hafızayı yakalamak ve bizlere sunmak. Kitabı okurken Tanpınar’ın o şairane üslubu sayesinde kendinizi sadece şehirler arasında değil, Türk toplumunun gelenekle modernlik arasında sıkışıp kaldığı o medeniyet krizinin ortasında buluyorsunuz.
Günümüz perspektifinden bakınca, aradan 100 yıl geçmesine rağmen hâlâ aynı ikili çatışmaları yaşıyor olmamız : “Garp ile Şark arasında kalmak.” insanı gerçekten düşündürüyor. Bir asır öncesinden bugüne böyle tanıdık olduğumuz izler, problemler taşınması, hem toplum olarak bu kronik meseleleri bir türlü çözemediğimizi gösterip hem de Tanpınar’ın ne denli sağlam bir tespit becerisine ve de zamansız bir anlatıma sahip olduğunu kanıtlıyor.
Her şehir kitapta bir başka ruhu, tarihin farklı bir dönemini temsil eden birer durak gibi işlenmiş. Örneğin Bursa bölümünde Osmanlı’nın o ilk dönemlerindeki dinginliği, yeşili ve meşhur çınarların gölgesindeki estetik anlayışı buram buram hissediyorsunuz. İstanbul’a geldiğimizde ise durum biraz daha melankolik bir hal alıyor. Yazar, yüzyılların kültür birikimini taşıyan bu cihan merkezindeki ihtişamı överken, bir yandan da modernleşme rüzgarlarıyla birlikte eski mahalle kültürünün, o yıllanmış musikinin ve manevi değerlerin nasıl yavaş yavaş kaybolduğunu içten gelen bir sızıyla anlatıyor. Ankara ise bu döngünün tam tersi bir yerde duruyor; Cumhuriyet’in o yepyeni, dinamik ve geleceğe bakan yüzünü, sıfırdan bir devlet kurma, inkılap yapma arzusunu Ankara’nın o gri ama kararlı atmosferi üzerinden okuyoruz.
Kitapta Anadolu’nun derinliklerine indiğimiz bölümler de medeniyet fikrini çok daha sağlam tamamlıyor. Erzurum’da sert doğa koşullarına göğüs geren, tarih boyunca hep cephede kalmış o mücadeleci Anadolu insanının karakteri anlatılırken Tanpınar’ın oradaki bar oyununu tasvir edişi, insanların bir araya gelerek nasıl bir millî bilinç ve dayanışma oluşturduğunu gerçekçi bir şekilde özetliyor. Konya ise Mevlânâ’nın gölgesinde, tasavvufun ve iç huzurun merkezi olarak karşımıza çıkıyor. Yazar, Konya ovasının o uçsuz bucaksız sessizliğinde Anadolu’nun manevi köklerini, bir nevi başlangıcını arıyor.
Toparlamak gerekirse, Beş Şehir alelade bir gezi yazısı olmayıp; mimariden musikiye, sokaktaki insandan tarihi yapılara uzanan devasa bir kültür köprüsü. Tanpınar geçmişle gelecek arasında öyle sağlam bir bağ kuruyor ki, kitabı bitirdiğinizde yaşadığınız şehirlere, bastığınız sokaklara ve kendi kimliğinize çok daha farklı, biraz da melankolik bir gözle bakmaya başlıyorsunuz. Şahsen kitabı okurken, İzmir’de doğup büyümüş biri olarak içten içe hafif bir imrenme hissettiğimi ve kendi şehrimin sokaklarının da Tanpınar’ın o büyüleyici kalemiyle anlatılmasını istemediğimi söyleyemem. İnsan ister istemez Ege’nin o kendine has havasını, doğasını, insanını ve köklü geçmişini de bu sayfalar arasında görmek istiyor. Neyse ki kitabın İstanbul’u anlattığı o devasa bölüm hissettiğim bu boşluğu bir nebze de olsa kapattı. Tanpınar’ın İstanbul’un her semtine, eski şarkılarına ve kaybolan güzelliklerine duyduğu o derin aşkı okumak, şu an bu şehirde yaşayan biri olarak beni hem mutlu bir şekilde tatmin etti hem de İstanbul’un bendeki yerini bambaşka bir boyuta taşıdı.
Kitabı bitirdiğimizde fark ediyoruz ki karşımızda sadece eski binaları ya da sokakları öven süslü bir gezi rehberi yok. Tanpınar’ın o kendine has şairane diliyle bu derin meseleleri harmanlama şekli, Beş Şehir’i tozlu raflarda kalacak bir dönem kitabı olmaktan çıkarıp bugünün insanına bile kendi kimliğini, fikirlerini sorgulatan, zamansız bir başyapıt haline getiriyor. Sayfaları kapattıktan sonra bile insan yaşadığı şehre, her gün yürüdüğü yollara artık o eski gözle bakamıyor. Değişimin ve kaybettiğimiz değerlerin hüznünü içimizde ince bir şekilde hissettiren bu yapıt, bence edebiyatımızın her dönem dönüp tekrar okunması gereken en canlı klasiklerinden biri.




