Yazan: Cemre Nur Karakoç | İstanbul Üniversitesi - Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler, 2. Sınıf
ANTONY FLEW - ELEŞTİREL DÜŞÜNMENİN YOLLARI
“Tanrı, yalnızca insanları iki bacaklı yaratıklar yapma hususunda çok dikkatli olmamış ve onları rasyonel kılma işini Aristoteles’e bırakmamıştı.”[1]
Antony Garrard Newton Flew (1923–2010), analitik felsefe geleneğine mensup bir İngiliz filozoftur. Özellikle din felsefesi alanındaki katkılarıyla tanınmış Flew, kariyerinin büyük bir bölümünde ateizmi savunmuş ve Tanrı’nın varlığına ilişkin yeterli kanıt sunulmadığı sürece ateizmin varsayılan pozisyon olması gerektiğini ileri sürmüştür. Kötülük problemi, ölüm sonrası yaşam inancı ve Tanrı kavramının anlamı gibi konulara yönelik eleştirel yaklaşımlarıyla dikkat çeken filozof, 2004 yılında deizme yöneldiğini açıklamış ve bu düşünsel dönüşümünü There is a God: How the World's Most Notorious Atheist Changed His Mind adlı eserde, Roy Abraham Varghese’nin katkılarıyla kamuoyuna sunmuştur. Oxford, Aberdeen, Keele, Reading ve York (Toronto) üniversitelerinde görev yapan Flew, ayrıca “Gerçek İskoçyalı Yok” safsatasını formüle etmesi ve Michael Dummett ile yürüttüğü felsefi tartışmalarla da bilinmektedir. Bu çerçevede, Antony Flew’un yalnızca din felsefesiyle değil, aynı zamanda akıl yürütme biçimleri ve argümantasyon yetisi üzerine de derinlemesine düşündüğü görülür. [2]
Özellikle Eleştirel Düşünmenin Yolları adlı eseri, onun eleştirel düşünceye dair yaklaşımını sistemli bir biçimde ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir.
Antony Flew’un Eleştirel Düşünmenin Yolları adlı eseri, sağlıklı düşünme biçimlerinin inşasında akıl yürütmenin temel ilkelerine odaklanarak eleştirel düşünmenin kavramsal temellerini sorgulamaya açar. Yazar, doğru düşünmenin yalnızca bilgi birikimine değil, aynı zamanda geçerli ve tutarlı argümanlar kurabilme becerisine dayandığını ileri sürer. Bu doğrultuda kitap, okuyucuyu yalnızca doğru ya da yanlış bilgileri ayırt etmeye değil, aynı zamanda delillerin geçerliliğini test etmeye ve akıl yürütmenin yapısal bütünlüğünü sorgulamaya yönlendirir. Flew’un ortaya koyduğu kavramlar, özellikle geçerlilik ile doğruluk arasındaki fark, akıl dışı argümanların bile biçimsel düzeyde nasıl kurgulanabileceği ve dilin çok anlamlı doğasının eleştirel düşünmeyi nasıl etkileyebileceği gibi başlıklar üzerinden şekillenmektedir.
Flew’un düşünsel çerçevesinde, geçerlilik ile doğruluk kavramlarının birbirinden ayrılması, eleştirel düşünmenin temel taşlarından biri olarak sunulmaktadır. Geçerlilik, bir argümanın biçimsel yapısına, yani öncüllerinden mantıksal olarak bir sonuç çıkıp çıkmadığına işaret ederken; doğruluk, önermelerin gerçekliğe uygunluğunu ifade eder. Bu bağlamda, Flew, bir argümanın hem öncülleri hem de sonucu yanlış olsa bile biçimsel olarak geçerli olabileceğini, ya da tam tersi şekilde, tüm bileşenleri doğru olsa dahi akıl yürütme yapısı bozuksa argümanın geçersiz sayılacağını vurgular. Bu ayrım, okuyucuyu yalnızca içerikle değil, argümantasyonun yapısıyla da ilgilenmeye teşvik eder. Dolayısıyla, eleştirel düşünme süreci yalnızca “doğruyu bulma” arayışı değil, aynı zamanda “doğru akıl yürütme” pratiğidir.
Geçerlilik ile doğruluk arasındaki ayrımı ortaya koyduktan sonra Flew, eleştirel düşünmenin olmazsa olmaz bir boyutuna daha dikkat çeker: Delil ve kanıt karşısında takınılan tutum. Ona göre, bir bireyin rasyonel olarak değerlendirilmiş ve yeterli görülen bir kanıta dayanarak yanlış bir sonuca ulaşması her zaman ihtimal dâhilindedir. Ancak bu olasılık, bireyin düşünsel sürecine zarar vermez; asıl problem, delil ve kanıta tamamen kayıtsız kalma durumudur. Flew bu noktada açık bir tutum sergileyerek, delillerle ilgilenmeyen ve akıl yürütme sürecinde kanıtı dışlayan herhangi bir kişinin, hakikatle ya da doğrulukla ilgilendiğini iddia edemeyeceğini belirtir. Bu yaklaşım, eleştirel düşünmenin yalnızca biçimsel geçerlilikle sınırlı olmadığını, aynı zamanda epistemolojik bir sorumluluk içerdiğini gösterir. Yani eleştirel düşünce hem akılcı yapıyı hem de kanıta dayalı değerlendirme zorunluluğunu birlikte içerir.
Flew’un eleştirel düşünmeye ilişkin yaklaşımı, yalnızca geçerlilik ve kanıt ilkeleriyle sınırlı kalmaz; aynı zamanda düşünsel tutarlılığın korunmasına yönelik etik bir sorumluluğu da içerir. Ona göre, açık bir çelişki içeren görüşlere sırf hoşgörü adına müsamaha göstermek, doğruluk arayışına karşı bir kayıtsızlık biçimidir. Zira düşünsel olarak çelişmeyen, tutarsız ya da temelsiz iddiaları eleştirmeksizin kabul etmek, eleştirel düşünmenin doğasına aykırıdır. Bu bağlamda, Flew yalnızca düşünmenin teknik yönünü değil, aynı zamanda düşünme biçimlerinin felsefi sorumluluğunu da gündeme getirir. Gerçek anlamda eleştirel düşünen bir birey, yalnızca kendi inançlarını değil, karşılaştığı tüm iddiaları mantıksal tutarlılık ve delil temelinde değerlendirme sorumluluğunu taşır.
“Her ne zaman ve her nerede kendi kendime çelişme, müsamaha etsem o anda ve orada ya neyin doğru olduğunu hiç önemsemediğim ya da başka bir şeyin neyin doğru olduğundan daha fazla önemsemediğim açığa çıkar.” [3]
Flew’a göre eleştirel düşünme sadece akıl yürütme meselesi değildir; aynı zamanda doğruluğa verilen önemin bir göstergesidir. Kişi, kendi düşüncesindeki çelişkilere göz yumduğunda ya doğruyu umursamadığını ya da başka bir şeyi, doğruyu bilmekten daha önemli gördüğünü ortaya koyar. Bu nedenle, eleştirel düşünme aynı zamanda bir samimiyet ve değer meselesidir: Gerçekten doğruyu arayan biri, kendi düşüncelerini de sorgulamaktan kaçmaz.
Flew’un vurguladığı temel noktalardan biri de şudur: Doğruluğa gerçekten önem veren biri, çelişkili düşüncelere karşı kayıtsız kalamaz. Çünkü çelişkiye gösterilen hoşgörü, düşünsel tutarlılıktan ödün vermek anlamına gelir. Bu da kişinin doğruluk arayışını zayıflatır ya da samimiyetini sorgulatır.
Ayrıca, önermeler arasındaki çıkarımların tutarlılığına ve aralarındaki mantıksal ilişkilere dikkat çeker. Doğruyu bilmeye çalışan birinin, düşünsel çelişkilere ya da tutarsız ifadelere karşı hoşgörülü davranmaması gerektiğini vurgular. Çünkü çelişkilere göz yummak, yalnızca düşünsel netliği değil, aynı zamanda doğruluk sorumluluğunu da zedeler.
Flew, şeyler arasındaki eski-yeni gerilimini incelerken oldukça temel bir tartışmaya dikkat çeker: Bir toplumun gerçekten demokratik bir biçimde yönetilip yönetilmediğine dair süregelen anlaşmazlıklar. Bu bağlamda, bir grubun “demokratik biçimde yönetiliyoruz” iddiası ile diğer bir grubun “hayır, bu demokrasi değil” şeklindeki karşı çıkışı arasındaki çelişkiye işaret eder. Bu çelişkinin, demokrasinin farklı anlamlarda kullanılmasıyla ilgili olduğu vurgulanır. Örneğin, bazılarına göre demokrasinin ölçütü; yöneticilerin halk tarafından seçilmesi ve seçimle görevden alınabilir olmalarıdır. Diğerlerine göre ise demokrasi, halkın yararına en iyi şekilde hizmet eden yöneticilerle tanımlanır. Bu da, demokrasi kavramının kişiler tarafından nasıl algılandığına ve zihinlerde neye tekabül ettiğine dair önemli bir farkı ortaya koyar.
Flew bu noktada, demokrasinin anlamı üzerindeki anlaşmazlıkların yalnızca siyasi değil, kavramsal karmaşalardan da kaynaklandığını belirtir. Özellikle modern demokrasi tartışmalarında yöneten ile yönetilen arasında hesap verebilirlik gibi klasik ayrımlar yapılırken, demokrasi literatüründe demokrasinin “ne olduğu” veya “ne olmadığı” konularında ciddi görüş ayrılıkları vardır. Örneğin Joseph Schumpeter, demokrasiyi daha minimal bir biçimde, seçimlerin bulunduğu bir yönetim sistemi olarak tanımlarken; Robert Dahl gibi teorisyenler, demokrasinin yalnızca seçimlerle sınırlı kalmayıp birçok unsurdan oluştuğunu ve bu unsurların ne ölçüde işlediğinin de dikkate alınması gerektiğini savunur.
Flew, bu karışıklıkların yalnızca siyasal düşünceyi değil, mantıksal tutarlılığı da etkileyebileceğini belirtir. Kavramların belirsizliği, düşünce üzerinde mantıksal olmayan baskılar kurar. Bu nedenle, mantığın kavramsal ve tarihsel olarak nasıl geliştiğine de değinilir. Ona göre mantık, tarihe dair bir kuram ya da görüş değil; eleştirel düşünmeyi ve akıl yürütmeyi geliştirmeye yönelik bir pratiktir. Bu yönüyle mantıksal eğitim, düşünsel berraklık sağlamak açısından büyük önem taşır.
Bölümün devamında, "yanlış" teriminin dar ve geniş anlamda kullanımına dikkat çekilir. Flew, bu bağlamda atom bombası örneğini kullanarak “sonuç olarak ortaya çıkan şeyin, daha önceki düşünce ve değerlendirmeler açısından yanlış olabileceğini” ifade eder. Bu örnekle, doğruluk ya da yanlışlıkla ilgili sorularla geçerlilik ya da geçersizlik hakkındaki sorular arasında kavramsal bir ayrım yapılmasının gerekliliği vurgulanır. Bu ayrımı korumak, mantıksal analiz açısından temel bir gereklilik olarak sunulur.
Aynı bölümde, “önyargı” kavramı da ele alınır. Flew, önyargıyı “eldeki kanıtla orantılı bir değerlendirme yapılmadan önce edinilen yargılar” ya da “kanıta rağmen sürdürülen inançlar” olarak tanımlar (s. 49). Bu yaklaşım, önyargının doğasını kanıt-temelli düşünmeye aykırı bir tutum olarak sunar. Ancak Flew, bu terimin sıklıkla başkalarının inançlarını kolayca değersizleştirmek amacıyla kullanılmasını “cahilce” bir davranış olarak değerlendirir.
Burada aslında “kanaat”, “zan” ve “kanı” gibi kavramların anlamlarının birbirine karıştırıldığına dair yapılan eleştirinin, gündelik dilde sıkça rastladığımız bir soruna işaret ettiğini düşünüyorum. Örneğin, zan bilgiye dayanmayan bir tahmin ya da varsayımı ifade ederken; kanaat, öznel ve çoğunlukla kanıttan yoksun, ancak mantıklı olduğu varsayılan bir görüştür. Kanı ise bilimsel yöntemle, deliller ve çıkarımlarla ulaşılan bilgidir. Bu üç kavramın ayrımı, özellikle düşünme üzerine düşünme pratiği olan eleştirel düşünmenin sağlıklı işleyebilmesi açısından hayati önemdedir. Ancak gündelik pratikte bu kavramlar sıklıkla karıştırılır; çoğu zaman bir kanaat veya zan, kanı gibi sunulur ve bu durum fark edilmeksizin kabul görür. [4]
Oysa eleştirel düşünme, yalnızca argümanları çözümlemek değil, aynı zamanda bu tür kavramsal karışıklıkları da ayırt edebilmeyi gerektirir. Bu kavramsal netlik, daha sonra analitik düşünmenin inşasında da temel bir rol oynar. Akademik ya da entelektüel bir zeminde, delil sunmadan yapılan subjektif çıkarımlar —örneğin “zannımca” diye başlayan ifadeler— yeterli kanıt ve mantıksal tutarlılık barındırmadıkları sürece dikkate alınmaz. Eleştirel düşünme ise bu tür hataları hem kendimizde hem de başkalarında fark etmemize olanak tanıyarak düşünce sürecimizi derinleştirir.
Akabinde; Popper’a göre, bilimsel ifadeler asla kesin doğrular olarak kabul edilmemelidir. Aksine, bilimsel bilginin her zaman geçici olduğunu vurgular. Popper’ın bu görüşü, bilimsel bilginin mutlak kesinlikten ziyade, yanlışlanabilirlik ilkesine dayandığını ortaya koyar. Bilim, doğruluğu iddia etmektense, yanlış olan bilgilerin elenmesi süreciyle ilerler. Bu yaklaşım, bilimsel düşüncenin esnek ve evrimsel bir yapıya sahip olmasını sağlar. Popper, bilim insanlarının doğruluğa odaklanmaktan çok, yanılabilirliği sorgulamaları gerektiğini savunur. Sonuç olarak, bilimsel bilgi herhangi bir zaman diliminde geçici ve devamlı gelişen bir nitelik taşır.
Bununla birlikte, Popper’ın bakış açısında, bilgiye yaklaşımın ve doğrulama yöntemlerinin kesinlikten çok, bir nevi eleştirel süzgeçten geçirilmesi gerektiği vurgulanır. Bu, doğruluğun değil, yanlışın belirlenmesi ve ortadan kaldırılması yönünde bir yaklaşımı savunur. Bu anlayış, bir bilimsel ifadenin doğruluğunu değil, o ifadenin yanlışlığını ortaya koyarak bilimsel bilgiye ulaşılmasını hedefler.
Üçüncü bölümde, yazar kaçınma ve yanlış anlamalarla ilgili önemli kavramları ele alırken, özellikle çeşitli örnekler üzerinden açıklamalar yapar. Bu bağlamda, İskoç örneği, Fidel Castro örneği ve Hamlet örneği kullanılarak, kavramların daha somut hale getirilmesi sağlanır. Bu örnekler, düşüncelerin doğru bir şekilde anlamlandırılması gerektiğini ve yanlış anlamaların, gerçeği saptırabileceğini göstermektedir.
Ayrıca, bölümde a priori ve a posteriori doğruluk anlayışları arasındaki farklara dikkat çekilir. A priori, deneyimden bağımsız olarak bilinen, doğuştan sahip olunan doğrulardır. Buna karşın a posteriori, deneyim ve gözlemlerle doğrulanan, sonradan öğrenilen bilgilere işaret eder. Bu iki doğruluk anlayışının farklarını vurgularken, yazarın esas olarak tanım meselesi ve ölçüt meselesi üzerinde durması, kavramların doğru bir biçimde tanımlanmasının önemini ortaya koymaktadır.
Bununla birlikte, analitik zorunlu ve sentetik olumsal yorumlar arasındaki ayrım da bu bölümde detaylandırılmaktadır. Analitik zorunlu yargılar, kendi içinde tutarlı ve doğrulukları yalnızca dilsel analizle ortaya konabilen yargılardır. Buna karşılık, sentetik olumsal yargılar, deneyim ve gözleme dayalı olarak doğru olup olmadıkları belirlenen, daha geniş kapsamlı yorumlardır. Yazar, bu iki tür arasındaki farkı ortaya koyarak, doğru düşünme ve mantıklı çıkarımlar yapmanın temel ilkelerini tartışır.
Bu bölümdeki tartışmalar, doğruluk ve yanlış anlama konularının mantıksal ve epistemolojik boyutlarını daha derinlemesine incelemektedir. Analiz edilen örnekler ve kavramsal ayrımlar, eleştirel düşünme sürecinde doğru ve yanlış arasındaki çizgiyi netleştirmenin önemini vurgulamaktadır.
Thomas Hobbes’un Leviathan adlı eserindeki “Tüm eylemlerin fail, onları yapmak istediği için yapılır ve ancak böyle yapılabileceklerdir” [5] cümlesini inceleyerek, yazar öncüllerin doğru kabul edilmesi gerektiği konusunda argümanlar, sebepler ve kanıtlar sunulmadan bu tür önermelerin kabul edilmesinin yanlış olduğunu vurgulamaktadır. Hobbes’un görüşünü hazır bir sonuç, bir bulgu veya keşif olarak sunmasının hatalı olduğuna dikkat çekerek, totolojik öncüllerden ciddi sonuçlar çıkarılmasının yanlış olduğunu belirtmektedir. Bilimsel hipotezin temel özelliği, Popper’ın da belirttiği gibi, yanlışlanabilir olmasıdır. Bilimsel bir varsayımın yanlış olduğunu gösterecek fenomenlerin var olabileceği ifadesi, bilimin doğrulukla bir tutulmaması gerektiğini ve yanlış olma ihtimalleri üzerinde düşünülmesi gerektiğini ifade eder. Burada, doğrulamaya yönelik çabaların aksine, yanlışlayarak doğruları ayıklamak ve test ederek yanlışlamaya ulaşmak gerektiği vurgulanmaktadır.
Fikrimce, Kaçınma ve Yanlış Anlama bölümü; aydınlanmanın paradoksal bir şekilde ortaya çıkan akıl kavramını düşünmemizi gerektirir. Aydınlanma zihniyetinde esasen dizginlerinden arındırılmış akıl, kararları meşrulaştırmak için bir araç olarak kullanılmaktan kurtulamamıştır ve aydınlanma fikrinin çöktüğü nokta tam olarak budur. Akıl, eylemleri rasyonelleştirme ve meşrulaştırma aracı olarak, ön yargılardan azade bir şekilde, ancak aynı zamanda yeni bir yargı olarak karşımıza çıkar. Bu bağlamda, kaçınma ve yanlışlama, aklın meşrulaştırma paradoksunun kaçınılmaz sonuçlarıdır.
Motivler ve Temeller başlıklı dördüncü bölümde, "sebep" kelimesinin göreceli kapalılığına değinilir.
"Birisinin belirli bir önermeye inanmak için birtakım sebepleri olduğu söylendiğinde, muhtemelen bu sebebin önermenin gerçekte doğru olduğunu gösterecek bir temel mi yoksa doğru olup olmadığını hesaba katmadan doğruluğu hakkında kişiyi ikna edecek bir motif mi olduğunu sormaya gerek duyabiliriz. Birinci durumda bir sebepten, temel veya kanıtlayıcı bir sebepten; ikinci durumda ise bir sebepten veya motive edici bir sebepten bahsedebiliriz." [6]
Ek olarak, sebebin üçüncü bir anlamına, bir 'neden' olarak kullanımına göndermede bulunulur. Burada sebebin, bir doğrulama amacı olarak kullanımına ya da doğruluğu mühim olmadan ikna aracı olarak mı kullanıldığı belirleyici unsurlar iken, ayrıca neden-sonuç amaçlı bir kullanım olduğuna da vurgu yapılır. Temeller anlamındaki sebepler ile nedenler arasındaki ayrımı yaparak, bir adım daha öteye gider.
Beşinci bölüm, dilimizi önemseme, sözde küçültücü tanım yanlışından bahsederek, ırkçılık üzerinden yapılan genellemelerin ve radikal yorumların argümanlarına değinir:
" ‘Radikal düşünceleri öne sürenlerle baş etmenin liberal ve medeni yolu, onları dışlamak ve toplum dışı ilan etmek değil, onların aykırı düşüncelerini çürütmeye çalışmaktır.’" [7]
Sözde küçültücü tanım yanlışını, tanımın oldukça havada kalmasına rağmen George Orwell üzerinden tahlil edilir. Önemli terimlerin kullanımı konusunda kendimizi eğitmek zorunda olduğumuza ve bunun önemine işaret edilir. Siyaset ve İngiliz Dili Denemesi'ni örnek verir. Ayrıca, bu bölümde belirsizlikle ilgili birkaç hususa değinilir. Öncelikle, belirsizliğin bir kusur olabileceği düşünülür. Ona göre; belirsizlikle ilgili ilk şey, onun kapalılık ile aynı görülmemesi gerektiğidir. Belirsizlik hakkındaki ikinci nokta ise, belirsizliğin diğerlerinden daha belirsiz bazı kelimeler ve ifadeler ortaya çıkarmasının veya onların ortaya çıkmasına sebep olmasının, dildeki bir hatadan kaynaklanmadığıdır. Üçüncü nokta ise, bir delilin öncüllerinden yer alan herhangi bir belirsizliğin, tüm sonuçların bu öncüllerden aynı belirsizlikle geçerli bir şekilde çıkarılmasına sebep olması meselesidir. Bu, tümden gelimle ilgili belirsizliğin doğasına açıklık getirir. Dördüncü önemli nokta ise, belirsiz bir kelimeyi kullanım içinde daha belirgin olmasını güvenceye alacak şekilde yeniden tanımlamayı seçersek, bu durumda kelimeye farklı bir anlam eklemiş olacağımızdır.
Bu bölümün devamında, her terimi tanımlama gereği olmadığı açıklığa kavuşturulur ve mevcut normal anlamın aksini ifade eden yeni anlamların önemine vurgu yapılır. Bu tür yeni anlamlara dikkat etmemiz gerektiği altı çizilir
Altıncı bölüm, rakamsal verilerin sunumu ve yorumlanmasında karşılaşılan hataların, hangi yollarla kolaylıkla yanılgıya yol açabileceğine dair bir inceleme sunmaktadır. Veri üzerindeki yanlış yorumlamaların, istatistiksel güvenin zedelenmesine yol açma potansiyeline dikkat çekilir. Verilerin karmaşıklığı, olasılıkların belirsizliği ve güvenilirliklerinin yeterince tartışılmaması, doğru sonuçlara ulaşmayı engelleyen başlıca faktörlerdir. Rakamlar ve grafikler üzerinde yapılan yanlış yorumlamaların, bazen aldatıcı bir amacı olmadığını vurgulasa da, bunun yine de yanıltıcı sonuçlar üretmeye oldukça yatkın olduğunu ifade eder. Örneğin, kadınların daha düşük gelir elde ettiğini gösteren istatistikler veya yoksulluk ölçütlerine dair veriler üzerinden yapılan yorumlar, verilerin nasıl farklı bağlamlarda farklı anlamlar taşıyabileceğini gözler önüne serer. Bu bağlamda, rakamlarla oynanma olasılığının arttığı ve verilerin manipülasyona açık olduğu hususunun altı çizilerek, dikkatli bir analiz ve yorumlamanın ne denli önemli olduğu vurgulanır. Bölüm, rakamsal verilerin yanlış yorumlanma riskinin, daha fazla örnek üzerinden incelenmesinin faydalı olacağına inanarak, bu tür hataların sonuçlarını talihsizlik olarak nitelendirir.
Bu kitap, doğruluğun ve yanlışlığın sınırlarını anlamaya yönelik derin bir bakış açısı sunuyor. Hem bireysel hem de toplumsal düzeyde, akıl yürütme süreçlerindeki yanılsamalar, bu sürecin ne kadar karmaşık ve bazen yanıltıcı olabileceğine dikkat çekiyor. Özellikle, bilgiyi doğru bir şekilde değerlendirebilme yetisinin, sadece mantıklı bir akıl yürütmeden değil, aynı zamanda toplumsal, kültürel ve duygusal faktörlerden de etkilendiğini gösteriyor. Bu, düşünsel süreçlerin daha fazla katman içerdiğini, yalnızca mantıksal çıkarımlarla sınırlı olmadığını vurgulayan önemli bir nokta.
Kitapta verilen örnekler ve ele alınan kavramlar, doğruyu ve yanlışı ayırt etmek için daha geniş bir perspektife ihtiyaç duyduğumuzu anlatıyor. Farklı akıl yürütme biçimlerinin, toplumsal önyargılar ve bireysel algılarla nasıl şekillendiği üzerine yaptığı tespitler, çok katmanlı düşünmenin önemini gözler önüne seriyor. Ayrıca, doğruluğun kesinliği üzerine yapılan sorgulamalar, bilimsel düşüncenin evrimini ve doğruyu bulmanın süregeldikçe nasıl daha iyi bir hale geldiğini gösteriyor. Yazarın bir giriş kitabı olarak nitelendirdiği kısımlar olsa da sanırım yazarın çerçevesinde yazarın kalemi için bir giriş. Kitap, düşünme becerilerini geliştirmeye yönelik önemli bir rehber olmasına rağmen, bence bu, başlangıç seviyesindeki okurlar için ideal bir giriş kitabı olmamalı. Buna karşın, bu alanda okuduğum ilk kitap 'Learning to Think Things Through' başlangıç seviyesindeki bir okur için daha uygun bir seçenek olabilir.
Sonuç olarak, kitapta işlenen temel tema, düşüncelerin ve fikirlerin yalnızca mantıklı bir doğrulama sürecinden geçmediğini, aynı zamanda bu süreçlerin toplumsal bağlamlarla, önyargılarla ve belirsizlikle nasıl şekillendiğini anlamamız gerektiğidir. Doğru bilgiye ulaşmanın yolu, yanlışı çürütmek ve doğruyu sürekli olarak test etmekten geçiyor. Bilimsel bir yaklaşım, her zaman doğruluğu savunmanın yanı sıra, yanlış olanı ve yanıltıcı olanı da ayıklama sürecini içerir. Bu bakış açısı, yalnızca daha doğru bilgilere ulaşmak için değil, aynı zamanda bu bilgilere nasıl daha sağlam bir şekilde ulaşacağımızı anlamamız için de temel oluşturur.
“Aldatılmamızın başlıca nedeni şu ya da bu sebeple hepimizin bir şekilde aldatılmaya her daim istekli oluşumuzdur.” [8]
“...aldatan kişi, her zaman aldatılmaya hazır birisini bulacaktır.” [9]
[4] Burada Dr. Gerald Nosich ve Learning to Think Things Through: A Guide to Critical Thinking Across the Curriculum kitabını anmam yararlı olacaktır. Bu kitabı okumama vesile olan ve bu ayrımları öğreterek analitik düşüncede ön yargılarımın önemsemediğini hatırlatan Siyaset Biliminde Analitik ve Eleştirel Düşünme dersimizi veren Prof. Dr. Hikmet Kırık’ı anmak da yerinde olacaktır.
[5] Burada Leviathan’ın saf argümantasyon ve doğrulama üzerinde bir eser olmadığını ve” state of nature” yani doğa durumun tarihsel ve var olmuş bir gerçek olarak anlatılmadığının sözleşme teorisyenleri tarafından belirtildiğini hatırlamak gerekir.
[9] Machiavelli, N. (2020). Prens (K. Atakay, Çev.) Can Yayınları, sayfa 102. (Orijinal eser 16. yüzyılda yayımlanmıştır).




