HESABIM
GİRİŞ YAP

Hoşgeldiniz! Hesabınıza buradan giriş yapabilirsiniz.



Yardım
ya da
YENİ HESAP OLUŞTUR

Bilgilerinizi girerek yeni bir hesap edinebilirsiniz.



Yazan: Burçin Gül | Boğaziçi Üniversitesi - Hukuk, 1. Sınıf

BİR USTANIN (DEHANIN) PORTRESİ: LEONARDO DA VİNCİ 


Bruno Nardini’nin kaleminden çıkmış olan Leonardo da Vinci: Bir Ustanın Portresi adlı eseri, yalnızca bir biyografi olmanın çok ötesine geçen; okuyucusunu Rönesans’ın kalbine, düşüncenin, sanatın ve bilimin eşsiz harmanına doğru sürükleyen derinlikli bir anlatı özelliği taşıyor. Floransa doğumlu yazar Nardini, kendi yayınevinde birçok değerli esere imza atmış, bu kitapla ise adeta Leonardo’nun ruhuna dokunan, onun zihinsel haritasını günümüze taşıyan bir köprü kurmuştur. Kitabın daha ilk sayfalarından itibaren kendimi çoktan etkilenmeye hazır şekilde buldum; Çünkü Nardini yalnızca bir yazar değildi, çağlar ötesine seslenen bir düşünce adamıydı da aynı zamanda.

 

Leonardo da Vinci, yalnızca fırçasıyla değil, aklıyla da tarihe yön vermiş bir isimdi. Kadavralar üzerinde yaptığı çalışmalarla bir bilim insanı, mühendislik çizimleriyle bir mucit, kalemle sayıları kovalayan bir matematikçi, ve nihayetinde, fırçasıyla dünya sanat tarihine silinmez izler bırakan bir ressamdı. Yazar Bruno Nardini bu çok yönlü dehayı şöyle tarif ediyor: “Mona Lisa, her geçen gün biraz daha La Gioconda’ya, otobiyografik bir portreye dönüşecektir. Ve o gülümseme, başkalarının henüz bilmediği şeyi ‘bilen’ kişinin hüzünlü bilincidir.” İşte bu hüzün, Leonardo’nun yalnızlığından değil, onun sıradan zihinlerin çok ötesindeki bilincinden doğuyor. Onun gözünde sanat, yalnızca estetik bir üretim olmaktan çok; doğayı ve evreni anlama çabasının bir başka yoluydu.

 

Leonardo için bilgi, inancın önünde geliyordu. Öyle ki, “İnanmadan önce bilmek gerekir. Ruhu sorgulamadan önce, bedenleri incelemek gerekir,” diyerek düşünsel yolculuğunun temelini ortaya koyuyor. Bu sözünü, aynı zamanda onun bilimsel metodolojisinin de özü olarak tanımlamak yanlış olmaz. Doğayı kutsal bir kitap gibi dikkatle okur, her detayın arkasında bir neden, her oluşumun ardında bir ilke arar. Nardini’nin aktarımıyla Leonardo’nun yaşamı; deney, gözlem, çizim ve sonsuz bir merakla doludur. Gerçek bilgiye ancak gözlem ve araştırmayla ulaşılabileceğine inanır. Bu yaklaşımı onu yalnızca çağdaşlarından değil, birçok modern bilim insanından dahi ayırır. “Doğa, deneyimde hiç var olamamış sonsuz nedenlerle doludur,” diyerek evrende her şeyin bir neden-sonuç bağıyla örüldüğünü ifade eder.

 

Leonardo’nun kişisel yaşamı da en az eserleri kadar dikkat çekicidir. Gayrimeşru bir çocuk olarak dünyaya gelir, babası tarafından tanınsa da dönemin toplumsal yapısı ona üniversite kapılarını kapatır.  Ancak bu dışlanmışlık, onun bilgiye olan açlığını bastırmak şöyle dursun, daha da kamçılar. Kitapta bu durum şu şekilde yer bulur: “Üniversiteye gidememiş olması belki de dünyanın en önemli bilim insanı olmasına engel olan bir setti; ama bu, Leonardo’nun bilim aşkını engelleyemedi.”.  Leonardo, dışsal sınırlamalara boyun eğmeden kendi içindeki öğrenme gücünü kendi azmiyle inşa etmiştir.

 

Kitap boyunca, Leonardo’nun sadece sanata değil, bilime de katkıları ustaca aktarılıyor. Kuşlara, uçuşa, kadavralara ve insan bedeninin işleyişine olan ilgisi; onun, dünyayı yalnızca gözlemlemekle kalmayıp anlamaya çalışma tutkusunu yansıtıyor. Onun sanatındaki güçlü anatomik detayların kaynağı da tam olarak budur. Özellikle Son Akşam Yemeği freski, sadece dini bir betimleme değil; aynı zamanda matematiksel bir düzenin, ışık ve gölgenin, figür yerleşimi ve perspektifin mükemmel bir birleşimidir. Bu yönüyle onun sanatı, “sayısal düşünme ile estetik sezginin birleştiği noktadır.”

 

Eser, yalnızca bir sanatçının değil, bir çağın ruhunun da aynasıdır: Orta Çağ Avrupa’sının siyasi yapısı, kralların himayesi, savaşlar, iktidar mücadeleleri… Her biri Leonardo’nun hayatını biçimlendiren arka plan olarak eserde yer alıyor. Dönemin Fransa Kralı I. François’nin Leonardo’yu sarayına davet etmesi, sanatına duyulan hayranlığın sadece halkla sınırlı kalmadığını gösteriyor. Ancak Leonardo, hiçbir zaman gösterişe meyletmemiş ve  lüksün merakını körelteceğini düşündüğü için sade yaşamı tercih ederek içsel zenginliğini bilgiyle beslemiştir.

 

Leonardo Da Vinci’nin hayatını anlatan bu kitapta okuyan kişiler, sadece onun hayatından bilgilerle değil, aynı zamanda ona karşı derin bir hayranlık duygusuyla baş başa kalıyorlar. Her bir eserden sonra sayfayı bırakıp anlatılan tabloya uzun uzun bakmak, hatta nerede sergilendiğini araştırmak, kitabın doğal bir parçası haline geliyor. Öyle ki; kitap bittiğinde keşke daha uzun olsaydı diye düşündüm.

 

Leonardo’nun kendine sorduğu şu soru, okuyanları da kendi hayatları hakkında düşünmeye davet ediyor: “Ey Leonardo, niçin bu kadar çabalıyorsun?”. Belki de onun için bu sorunun yanıtı, yine ona ait şu satırda gizlidir: “Ben herkes gibi olmak istemiyorum. Başkalarının ihmal ettiği şeyleri incelemem gerekiyor. Sonuçları değil, nedenleri bilmeliyim.” Ve bir başka elyazmasında şöyle diyor: “Yalnız olursan, yalnızca kendine ait olursun.”. Leonardo’nun yalnızlığı, yaratıcı bir yalnızlıktı; zihninin derinliklerinde kaybolup evreni anlamlandırmaya çalışan bir düşünürün sessizliğiydi.

 

Sonuç olarak, Leonardo da Vinci: Bir Ustanın Portresi adlı eser, yalnızca bir sanatçıyı değil, evrene duyduğu sonsuz merakla insanlığın sınırlarını zorlayan bir zekâyı anlatıyor. Bruno Nardini’nin sade ama derinlikli anlatımı sayesinde bu kitap, hem bilgi arayan zihne hem de estetik duyuya seslenmeyi başarıyor. Leonardo’nun “iyi geçirilmiş yaşam, uzundur” sözü, onun ölümünden yüzlerce yıl sonra bile hâlâ konuşulmasının sebebini açıklıyor. Çünkü bazı yaşamlar zamanla değil, iz bıraktıkları derinlikle ölçülür.

 


Sayfayı Paylaş :