HESABIM
GİRİŞ YAP

Hoşgeldiniz! Hesabınıza buradan giriş yapabilirsiniz.



Yardım
ya da
YENİ HESAP OLUŞTUR

Bilgilerinizi girerek yeni bir hesap edinebilirsiniz.



1. Sınıf öğrencimiz sevgili Mehmet Efe Çetin'in Carl Gustav Jung'un "Anılar Düşler Düşünceler" adlı eseri üzerine kaleme almış olduğu kitap kulübü makalesini sizlerle paylaşıyoruz.

ANILAR DÜŞLER DÜŞÜNCELER

 

“Anılar, Düşler ve Düşünceler” kitabı Carl Gustav Jung’un birçok konuda fikir ve anılarını anlattığı önemli bir kitap. Jung, çocukluğundan başlayarak kendi yaşamına dair düşüncelerini ve psikiyatri üzerine tecrübelerini açıklıyor.

İsviçre’de doğan Jung, çocukluğu hakkındaki düşüncelerini yazarak biz okuyucuların “Bir deha nasıl oluşur?” sorusuna ipuçları veriyor. Kimi zaman babasıyla olan ateşli tartışmaları kimi zaman bir taş hakkında yaptığı analojileri belki de onun ilerideki düşüncelerinin temellerini oluşturuyor. Ve eserin bu kısmında benim dikkatimi en çok, küçük Jung’un karakterinin ikiye bölünmüş olduğunu fark etmesi çekiyor. Ayrıca sadece kendisiyle de kalmıyor, annesini de karakterlere ayırıyor. Bir taraf daima mantıklı olurken diğer taraf vasat sayılabilecek bir karakter oluyor. Bu durum Jung’un psikiyatri yaklaşımındaki teorilerinden “arketip”, “persona” benzeri pek çok kavramın temelini oluşturuyor. Eserin ilerleyen bölümlerinde Jung, Freud hakkında birçok fikir belirtiyor. Bunlardan en belirgini ise Freud’un “cinsellik” kavramına takılıp işin içinden çıkamadığı düşüncesidir. Oedipus Kompleksi de Freud’un bu düşünceleri ile gelişen bir teorisi. Ve o da çocukluğunda anne sevgisi, baba nefreti gibi duygular içinde kalmış biri. Bunlarla beraber ben psikiyatrinin en öncelikli araştırma sahasının psikiyatrın kendisi olduğunu anlıyorum. Jung, kitabın son bölümlerinde insanın yaşı ilerledikçe kendi içindeki gerçeği aradığını söylüyor. Ancak keşfettiğim bu olay Jung’un sözüyle çelişiyor.


Meslek seçiminde son derece kararsız kalan Jung en sonunda tıp bilimlerinde karar kılıyor ve üniversiteye başlıyor. Bu dönemde Jung kendi tabiriyle kitapları “yutuyor”. Okuduğu mitoloji kitapları onun rüya yorumlamasında imgelerin şifrelerini çözeceği bir anahtar görevi görüyor. Bu durum, rüyalarımızda gördüğümüz ve semavi dinlerde çokça bulunmayan mitolojik ve astrolojik unsurlara olan inançların da belli bir oranda yığılımla ilerlediğini gösteriyor. Çünkü Zeus’un şimşeğinden Thor’un çekicine kadar farklı motifler pagan dinlerle beraber ortadan kalkmayan, örtük ve/veya çok az olsa da kültürlerde tezahür eden, kimi zaman mezheplerin inancında beliren şeyler. Zaten bilinçaltımız da bu gizli motifleri görmede yetkin bir parçamız. Bunlarla beraber eski pagan dinlerinin şu anki milletlerin genel karakterini belirlemede önemli olduğunu da düşünmeye başladım.


Jung’un “Anılar, Düşler ve Düşünceler”inden uzaklaşmadan devam edersek, araştırmalarımdan bu kitabın Hristiyanlar için de önemli bir kitap olduğunu öğrendim. Jung, çocukluğundan itibaren, başta babası olmak üzere ailesinden Hristiyanlık temalarını öğrenerek yetişiyor. Öyle ki düşünürken yanlış şeylere girmemeye bile çalışıyor. Hayatının ilk ve son dönemlerinde Hristiyanlığa dair düşüncelerini cömertçe verirken yetişkinlik dönemine dair, yani ilk ve son düşünceleri arasında yaşadığı değişimler hakkında çok söz etmiyor. Bu durum beni biraz üzdü. Çünkü geçirdiği evreler zannederim ki büyük adımlar. Kitabın sonunda Hristiyanlığı çokça sorgulamıyor, kabul ediyor. Hristiyanlığın gelişiminden, günümüzdeki durumundan bahsediyor. Jung’un büyük bir psikiyatr olduğu kadar düşünceleri oturmuş büyük bir filozof olduğunu düşünen ben, onun hayatının sonuna doğru inanç dünyasında hangi konumda olduğunu çok merak ediyorum.


İsviçre gibi tarafsız kalmasıyla ünlü bir ülkede doğan Jung, 1. Dünya Savaşı süresince etkilenmesini ve düşüncelerini söylüyor. Ancak kitapta 2. Dünya Savaşı’na dair en azından bir paragraf dahi bulunmuyor. Aslında Jung 2. Dünya Savaşı sırasında verdiği röportajda, demokratik batı dünyasının Adolf Hitler’i onun istediği gibi Doğu’ya ilerlemekte özgür bırakması gerektiğini söylerken aynı zamanda Alman ulusu için Hitler’in bir yarı Tanrı hatta bir mit olduğunu ifade ediyor. Jung kendisinin saf kötülük dediği nasyonal sosyalizm ve komünizm için karşısına bir çözüm olarak Hristiyanlığı koyuyormuş gibi geldi. Ve Hristiyanlığın onun gününde giderek kaybetmesini de geliştirilmeyen bir mit olduğuna bağlaması beni ilk başta çok kabullendirmedi. Buna karşın Nazizmin ve komünizmin ülkelerde işleyen bir sistem haline geldiği zamanda onların hâlâ yaşayan filozoflarının olmasını düşününce bu duruma ikna oldum. Sonuçta Lenin, Marx’ın yazdığı şeylerin üstüne bir şeyler ekleyerek komünizmi değiştirmişti. Örneğin anarşizmle uyuşan bir yan ortaya koymuştu. Aynı şekilde Hitler ve çevresi Nazizmi sosyalizmin üstüne inşa etmişti.


Jung’un bu ufuk açıcı kitabı, içerisinde psikoloji sevmeyen insanları da kendisine çekecek bir şeyler bulunduruyor. Freud’dan sıkılan psikoloji meraklılarının da katiyen es geçmemesi gereken bir kitap. Psikoloji veya psikiyatriye merak duyan birisi, bu konular hakkında okumak için bir ilk kitap olarak bu eseri seçebilir. Burada psikoloji dünyasında Freud’a olan aşırı ilgiden dolayı araştırmaya ve öğrenmeye onunla başlamış insanları kastediyorum. 


Bu kitap, başka bir pencereden bakmak isteyenlerin okuması gereken bir kitap çünkü Jung bambaşka bir ufuktan anlatıyor.

Sayfayı Paylaş :