HESABIM
GİRİŞ YAP

Hoşgeldiniz! Hesabınıza buradan giriş yapabilirsiniz.



Yardım
ya da
YENİ HESAP OLUŞTUR

Bilgilerinizi girerek yeni bir hesap edinebilirsiniz.



Yazan: Gülsüm Öztürk | İstanbul Medeniyet Üniversitesi - Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi, 3. Sınıf

IMMANUEL WALLERSTEIN, BİLDİĞİMİZ DÜNYANIN SONU

Wallerstein, kitabın ilk sayfalarından itibaren dünyanın "görülmemiş nitelikte çetin bir tartışma içinde" olduğunu söylüyor ve bu tespiti kitap boyunca farklı biçimlerde yineliyor. Ancak asıl önemli olan bu krizin nasıl tanımlandığı. Wallerstein'a göre modern dünya sistemi yapısal bir çöküşün eşiğindedir ve bu çöküşün nedenleri görmezden gelinerek sorunun üstesinden gelinemez. Başka bir deyişle, semptomları tedavi etmek yetmez; sistemin kendisini sorgulamak gerekir.

Bu kriz analizini daha da güçlü kılan şey, Wallerstein'ın önerdiği ölçütlerdir. Gelmekte olan yeni düzenin nasıl bir şey olması gerektiğini tam olarak bilemeyiz; ancak hangi ölçütleri taşıması gerektiğini söyleyebiliriz: büyük ölçüde eşitlikçi ve büyük ölçüde demokratik olmalıdır. Wallerstein bu iki kavramı birbirinden bağımsız görmez. Demokratik olmayan bir sistem, kaçınılmaz biçimde bazı insanların diğerlerinden daha fazla güce ve maddi imkâna sahip olmasına zemin hazırlar; eşitsizlik ile demokrasisizlik birbirini besler.

Wallerstein'ın analizinin sağlamlığı büyük ölçüde uzun tarihsel perspektifinden kaynaklanıyor. Fransız Devrimi'ni modern dünya sisteminin siyasi kültürünü dönüştüren bir kırılma noktası olarak ele alıyor: siyasi değişimin istisnai değil olağan bir durum olduğu inancı ve egemenliğin halktan kaynaklandığı fikri, bu devrimden sonra giderek yaygınlaştı. Bu iki fikir, dönemin mülk ve iktidar sahiplerini derinden rahatsız eden radikal önermelerdi.

Bu "tehlikeli" fikirlerin yayılmasını engellemek için Avrupa'nın önde gelen devletleri bir dizi reforma başvurdu: seçme hakkı yavaş yavaş genişletildi, işçilerin durumunu düzeltecek yasalar çıkarıldı ve zorunlu eğitim aracılığıyla ulusal kimlik inşa edildi. Wallerstein bu reformların niyetini açıkça ortaya koyuyor: amaç toplumsal dönüşüm değil, komünizm korkusunu bastırmak ve olası bir ayaklanmayı önlemekti. Nitekim 1914'e gelindiğinde bu reformlar, liberal devletin tanımını oluşturur hale gelmişti.

Aynı dönemde Avrupa'da sendikalar ve sosyalist partilerden oluşan sistem karşıtı hareketler de güçleniyordu. Bu hareketlerin mantığı basitti: seçme hakkı genişledikçe çoğunluk onları iktidara taşıyacak, iktidar gelince de sosyalist bir düzen kurulacaktı. Ancak Wallerstein'ın sentezi burada devreye giriyor: bu partilerin büyük çoğunluğu ne kadar devrimci bir dil kullansalar da zamanla merkezci liberalizmin "daha sabırsız bir versiyonu"na dönüştüler. İktidarı yasal yollarla ele geçirip kendi gündemlerini uygulamak istediler; devrim söylemi gerçek bir dönüşüm stratejisinin değil, siyasi konumlanmanın aracı haline geldi.

Wallerstein yalnızca Avrupa'yı değil, sömürge karşıtı ve milliyetçi hareketleri de bu çerçevede ele alıyor. Osmanlı'nın yıkılmasının ardından Türkiye, İran, Afganistan, Çin ve Meksika gibi ülkelerde ortaya çıkan hareketlerin ortak paydasını şu şekilde tanımlıyor: halkın hâlâ gerçekten özgür olmadığı ve bu adaletsiz durumun sorumluluğunu taşıyan somut grupların varlığına duyulan inanç. Bu hareketleri birbirine bağlayan şey, ortak bir düşmana değil ortak bir ahlaki öfkeye dayanmalarıydı.

Ne var ki sistem karşıtı hareketler bekledikleri dönüşümü gerçekleştiremediler. Güçlerinin zannettiklerinden çok daha az olduğu anlaşıldı; gelişmiş ülkeleri "yakalama" hayalleri suya düştü. Wallerstein'ın bu noktadaki değerlendirmesi hem eleştirel hem de adil: bu hareketler insanın kurtuluşunu sağlayamamış olsalar bile insanların bazı acılarını azalttılar ve daha iyi bir dünya için çıtayı yükseğe koydular. Ancak şimdi hem umutlarının yıkılmasının hem de kesinlikle sona ermesinin bedelini çökerek ödüyorlar.

Wallerstein'ın en güçlü tezlerinden biri, bugün yaşananların kapitalizmin "nihai zaferi" değil, ilk ve tek gerçek krizi olduğu yönünde. Bu krizin birkaç birbirine bağlı ayağı var.

Birincisi, dünyanın kırsallıktan çıkmasıdır. Kapitalistler beş yüz yıl boyunca kırsal nüfusu ucuz iş gücüne dönüştürerek kar marjlarını korudu. Artık bu kaynak tükeniyor. İkincisi, ekolojik krizdir: üretimin çevreye verdiği zararın maliyeti kapitalistlere değil toplumun tamamına, hatta gelecek kuşaklara yıkılıyor; bu "dışsallaştırılan maliyetler" eninde sonunda sistemi zorluyor. Üçüncüsü ise demokratikleşme baskısıdır. Wallerstein, kapitalizmin demokrasiyle yapısal olarak çatıştığını vurguluyor: sınırsız sermaye birikimi, demokratik eşitleştirme talepleriyle bağdaşmaz. Ancak bir paradoks da var: devletin olmadığı yerde kapitalizm de çöker. Mülkiyetin korunması, piyasaların işlemesi, tekellerin düzenlenmesi için devlet zorunludur. Kapitalistler devletten pek hoşlanmazlar ama ona muhtaçtırlar.

Wallerstein, Doğu Asya'nın yükselişini modern dünya sisteminin coğrafi yeniden düzenlenmesiyle açıklıyor. Sistemin üç büyük genişleme evresini şöyle özetliyor: 1450-1650 arasında Avrupa ve Amerika'nın bir kısmı; 1750-1850 arasında büyük bölge kazanımları; 1850-1900 arasında ise Doğu Asya, Afrika ve Güneydoğu Asya'nın sisteme dahil edilmesi. Bu son genişlemeyle kapitalist dünya ekonomisi gerçek anlamda küreselleşti. Doğu Asya, bu sisteme en son giren bölge olarak, üretim faaliyetlerinin yer değiştirmesi sürecinde en çok kazanan bölge de oldu.

Wallerstein özellikle Japonya'nın yükselişini ele alıyor ve Japonya'nın yeni dünya düzeninde belirleyici rolü oynayacağını öngörüyor. Ancak kitap, Japonya'nın 2000’lerdeki büyük finansal krizinden önce yazıldı. Bugünden bakıldığında, Wallerstein'ın Japonya için yaptığı öngörünün Çin tarafından gerçekleştirildiği görülüyor. Çin, hem ekonomik büyüklük hem de Batı hegemonyasına meydan okuma kapasitesi bakımından tam da Wallerstein'ın betimlediği rolü üstlendi. Bu, kitabın hem doğru hem de eksik kaldığı bir nokta: öngörünün kendisi doğru çıktı, öngörülen aktör ise değişti.

Wallerstein ayrıca Asya krizini ele alırken uluslararası finans kurumlarının tek tip reçetesini sert bir dille eleştiriyor. Sosyal güvenlik ağı olmayan ülkelerde uygulamaya konan standart kemer sıkma politikalarını, her hastalığa aynı ilacı yazan bir doktorun tutumuna benzetiyor. Bu eleştiri bugün de geçerliliğini koruyor ve birçok alternatif teorileri sunan makalelerde ele alınıyor.

Wallerstein'ın devlet analizinde iki yönlü bir egemenlik kavramı öne çıkıyor: bir devlet hem kendi sınırları içinde istediği politikayı uygulama iddiasında bulunur hem de bu iddiasının diğer devletler tarafından tanınmasını bekler. Egemenlik, modern dünyada karşılıklı bir kavramdır. Ancak güçlü devletlerin bu eşitliği fiilen tanımadığı da herkesin bildiği bir gerçektir.

Kapitalizm söz konusu olduğunda devletin işlevi daha da karmaşık bir hal alıyor. Bir yanda devleti küçük tutmak isteyen kapitalist söylem; öte yanda kapitalistlerin devletten beklediği somut hizmetler: tekellerin korunması, patentler aracılığıyla rekabete karşı güvence, piyasaların düzenlenmesi, mülkiyet haklarının güvence altına alınması. Wallerstein bu çelişkiyi şöyle özetliyor: kapitalistler devlete duydukları husumetin öngördüklerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyuyorlar.

Kitabın son bölümünde Wallerstein, toplumsal değişimin ne anlama geldiğini sorgularken son derece dikkatli bir ayrım yapıyor. Bir tarihsel sistemin yerini farklı bir tarihsel sistem kategorisi alıyorsa gerçek bir değişimden söz edebiliriz; Batı Avrupa'da feodalizmin yerini kapitalizmin alması bunun en bilinen örneğidir. Ama aynı türden bir sistemin yerini yine aynı türden bir sistem alıyorsa, bu bir değişim değil, yalnızca bir döngüdür.

Bu ayrım önemli çünkü pek çok "devrim" iddiası aslında yalnızca iktidar el değiştirmesidir. Gerçek toplumsal değişme, sistemin mantığının kendisinin dönüşmesini gerektirir.

Wallerstein'ı bugün okumak tuhaf bir deneyim. Bir yanda kitabın öngördüğü kargaşanın yayılması; küresel eşitsizliğin derinleşmesi, iklim krizinin somutlaşması, Batı hegemonyasının sarsılması. Öte yanda yeni düzenin neye benzeyeceğine dair belirsizlik. Wallerstein bize bu belirsizlikle dürüstçe yaşamayı öneriyor: yeni düzenin gelmesi kaçınılmaz olabilir, ama iyi bir düzen olması kesinlikle değil. Bu farkın bilincinde olmak, sosyal bilimin ve siyasi sorumluluğun önemli bir noktasıdır.

Kitabın bu bölümünde yazar, toplumsal dünyanın tarihsel süreç içinde nasıl algılandığını ele almaktadır. Geleneksel düşünce geleneğinde toplumsal dünya, kusurlu ve eşitsiz bir yapı olarak görülmekte; bu durumun kalıcı olduğuna inanılmaktaydı. Bu anlayışın temelinde, insanlığın ilk günahın mirasını taşıdığına dair dinî bir kabul yatmaktadır. Ancak modernliğin ortaya çıkışıyla birlikte toplumsal iyileşmenin mümkün olduğuna dair bir inanç gelişmiş ve bu inanç, modern düşüncenin temel taşlarından birini oluşturmuştur.

Modern dünya, bu iyileşmeyi gerçekleştirme yolunda kararlı ve azimli bir materyalist arayış içine girmiştir. Bununla birlikte, daha önceki felsefi geleneklerin tamamı hiyerarşilerin toplumsal yaşamda kaçınılmaz olduğunu varsaymıştır. Bu temel kabul, dünyevi ve kolektif örgütlenme biçimleri üzerinde belirleyici bir rol oynamıştır.

Marx ve Weber gibi düşünürler, kapitalizmin mantığını rasyonellik kavramı üzerinden açıklamışlardır. Bu çerçevede kapitalistlerin, kâr azamileştirme gibi asli hedeflerini gerçekleştirebilmek için rasyonel bir şekilde hareket etmek zorunda oldukları savunulmaktadır.

Weber, rasyonaliteye ilişkin iki temel tanım ortaya koyar. Birincisi araçsal rasyonellik olup bu, çevredeki nesnelere ve diğer insanların davranışlarına dair beklentiler tarafından belirlenen toplumsal eylemi ifade etmektedir. İkincisi ise değer rasyonelliğidir; bu, sonucunun başarılı olup olmayacağından bağımsız olarak etik, estetik, dinî ya da başka bir değer yargısına duyulan bağlılık tarafından yönlendirilen toplumsal eylem olarak tanımlanmaktadır.

Neden Batı sorusuna gelince, yazar bunu siyasi liderlerin tutumu ve teknolojik gelişmelere verilen tepkiler bağlamında ele almaktadır. Teknolojik yeniliği merkeze alan bir toplumsal dönüşüm için öncelikle kapitalist bir yapıya ihtiyaç duyulduğu, bunun tersinin ise ancak komünist anlayışla bağdaşabileceği ileri sürülmektedir. Yazar ayrıca modern bilimin kapitalizmin bir ürünü olduğunu ve ona bağımlı biçimde geliştiğini vurgulamaktadır.

Fransız Devrimi'nin etkileri yalnızca Fransa ile sınırlı kalmamış; bu devrim, tüm dünyada siyasi değişimin kalıcı ve olağan bir olgu haline gelmesine zemin hazırlamıştır. Egemenliğin halka ait olduğu inancının yaygınlaşmasında belirleyici bir rol oynamıştır. Bu mesele kitabın önceki bölümlerinde de ele alınmıştır; yazar, bana kimi konularda tekrara düştüğü izlenimi vermiştir.

Wallerstein, ideolojilerin değişimi yönetmeye yönelik programlar olduğunu ileri sürmektedir. Bu çerçevede üç temel ideolojik yönelim tanımlanmaktadır: değişimi en aza indirgemeyi hedefleyen muhafazakârlık, orta yolu benimseyen liberalizm ve köklü bir dönüşümü savunan radikalizm ile sosyalizm.

Muhafazakârlık, geleneksel yapıların korunmasını esas alır ve her türlü değişikliğe büyük bir ihtiyatla yaklaşılması gerektiğini savunur. Radikalizm ise Rousseau'nun halk egemenliği anlayışından beslenen genel irade kavramını temel siyasi otorite kaynağı olarak benimsemektedir. Liberalizm ise mevcut geleneksel kurumların sonsuz faaliyetlerine duyulan kuşkuya dayanan ve değişimi doğru kişiler, yani psikologlar, siyasetçiler ve sosyologlar eliyle yönetilmesi gereken bir süreç olarak gören bir tutum sergilemektedir.

Bu kitap, kapitalizmin nasıl ortaya çıktığını ve nereye doğru evrildiğini, toplumsal değişimin hangi dinamikler üzerinden işlediğini ve bu değişimi anlamlandırmak için ne tür kavramsal araçlara ihtiyaç duyulduğunu kapsamlı biçimde ele alan önemli bir eser. Özellikle daha önce düşünülmemiş bağlantıları gün yüzüne çıkarması ve farklı filozofları birbiriyle ilişkilendirerek yorumlaması, kitabın en değerli yönlerinden birini oluşturduğunu düşünüyorum.

Öte yandan kitabın bazı bölümleri tekrara düşmekte; daha önce dile getirilen düşünceler belirli aralıklarla yinelenmektedir. Bu durum, özellikle sonraki bölümlerde yoğunlaşmakta ve takip edilmesi güç bir anlatı yoğunluğu ortaya çıkarmaktadır. İlk bölümler, kavramsal açıklıkları ve kurgusal bütünlükleriyle daha erişilebilir ve özlü bir nitelik taşımaktadır.

Kitabın dipnotları ve referans listesi oldukça zengin ve okuyucuya konuyu daha derinlemesine araştırmak istediğinde başvurabileceği kapsamlı bir kaynak haritası sunuyor. Siyaset bilimi başta olmak üzere toplumsal değişimi ve kapitalizmin serüvenini anlamak isteyen herkese okunması tavsiye edilen bir eser olduğunu düşünüyorum.


Sayfayı Paylaş :