Yazan: Ayşe Cerit | Koç Üniversitesi - Hukuk, 2. Sınıf
MİT, RİTÜEL VE SÖZ
GİRİŞ
Jack Goody’nin Mit, Ritüel ve Söz adlı kitabı, mit ritüel ve söz kavramları üzerinden sözlü ve yazılı türler arası ilişkiyi ele alan bir eserdir. Farklı alanlardan çalışmalar içeren bu eser; sözlü anlatıların yapısını, sürekliliğini ve zamanla nasıl değiştiğini inceler. Yazının bu sürece etkisini de çok yönlü bir şekilde ortaya koyar. Dokuz bölümden oluşan bu eser, her bölümde farklı kavramlara ve tartışmalara yer vererek sözlü ve yazılı kültür arasındaki etkileşimi çözümlemeye çalışır.
Yazar, eserin giriş bölümünde "Mit, ritüel ve hatta sözlülük hiçbir şekilde açık ve net kavramlar sayılamaz." diyerek bu üç kavram üzerine farklı yaklaşımların ve tanımlamaların bulunduğuna dikkat çeker. Mitin tanımına ilişkin farklı yaklaşımları özetlerken şu ayrımı yapar: "Bazıları miti belirli sözlü bir anlatı şekli olarak ele almıştır (1.mit) kimileri ise belirli bir hikayenin çeşitlemelerinden birine ya da tümüne mit adını vermektedir (3.mit)."
BİRİNCİ BÖLÜM: Tylor’dan Parsons’a Din ve Ritüel: Tanımlama Problemi
Goody, bu bölüme din, ritüel ve büyü gibi kavramların birbirinden ayrılmasına yönelik akademik çabaları eleştirerek başlar. Bu ayrımın hem pratikte hem de kavramsal olarak sorunlu olduğunu belirtir.
Yazar, Durkheim’in din tanımını detaylı şekilde aktararak onun iki temel unsurdan bahsettiğini belirtir: "Din, profandan ayrı olan kutsala ilişkin inanç ve uygulamalardan oluşur." Ancak yazar bu ayrımı yeterli bulmaz. Durkheim’in, büyüyle din arasında yaptığı ayrım Goody tarafından tartışılır. Durkheim, "Büyü insanları dini törenlerde olduğu kadar bir araya getirmez." diyerek büyünün toplumsal boyutunun daha az olduğunu ileri sürerken yazar ise aksini savunarak "Büyü kesinlikle dinden daha az sosyal nitelik taşıyor değildir." der. Goody'e göre büyü, toplumdaki ortak normlara dayandığı ölçüde oldukça sosyal bir şeydir. Yazar, ayrıca Durkheim’in kutsala yönelik eylemleri "saygılı tutum" ve "sembolik amaç-işlev ilişkisi" üzerinden tanımlamasını da yeterli görmez ve bu kriterlerin de büyük oranda yorumlayıcıya bağlı olduğunu belirtir.
İKİNCİ BÖLÜM: Sözlü Literatür
Yazar bu bölümde, mit ve diğer sözlü edebiyat türlerini ele alır. Dinleyici kitlesi, bağlam ve aktarım biçimleri bu bölümde detaylıca anlatılır. "Antropologlar ve diğerleri hepsi aynı gruba dahilmiş gibi yaklaşarak halk hikayeleriyle mitlere eşit derecede ağırlık vermişlerdir." diyerek halk hikayeleriyle mitlere aynı derecede ağırlık veren bu yaklaşımın kendince doğru olmadığını belirtir.
Yazar sözlü literatür kavramını da eleştirir. Bu kavramın yazılı edebiyat anlayışına fazlaca bağlı olduğunu söyler. Bunun yerine "standartlaşmış sözlü biçimler" ya da "sözlü türler" terimlerinin daha uygun olduğunu savunur. "Literatür ifadesi problemlidir çünkü özünde yazılı, hatta alfabetik bir kavrama işaret eder." diyerek bu terimin sorunlu olduğunu ortaya koyar.
Yazar bu bölümde söz ve yazı ilişkisine de özel bir başlık ayırır ve yazının sözlü anlatı üzerindeki etkisini tartışır. "Yazının icadının söz üzerinde engin bir etkisi olmuştur ve söz bir daha hiçbir surette eskisi gibi kalmamıştır." diyerek bu dönüşümü vurgular.
Destanlar, mitler, halk hikayeleri, şarkılar ve tiyatro gibi farklı sözlü türleri de farklı başlıklar altında inceleyen Goody, "Destan, okuryazar bir topluma ait olan özellikleri okuryazar olmayan bir topluma dayatarak yaptığımız yanlışın önde gelen örneklerindendir." diyerek yazılı geleneklerin bazen yanlış şekilde sözlü topluluklara uygulandığını vurgular.
Ayrıca "Halk hikayeleri esas itibarıyla evrenseldir, kısadırlar ve zaman zaman dizeler halindedirler." diyerek bu anlatı türünün farklı topluluklar arasındaki farklı görünümlerine dikkat çeker. Mit ise daha yereldir ve ritüelle bağlantılı bir anlatı biçimi olarak ele alınır: "Mit, kozmolojik meselelerle ilgileniyor olsa bile türler arasındaki en yerel, kültürel eylemler içine en gömülü ve bazen ritüel etkinliklerine oldukça sıkı şekilde bağlanmış olan türdür."
Kısacası bu bölüm, sözlü anlatıların performans, içerik ve dağılım alanlarındaki farklılıklarını ortaya koyar. Yazar bu bölümde edebiyattaki yazılı mantıkla sözlü anlatıları anlamlandırmanın bir sınırı olduğuna da değinir.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: Antropolog ve Ses Kaydedici
Bu bölümde yazar, araştırmalarında ses kayıt teknolojisinin gelişmesi ve kullanılmasıyla birlikte elde ettiği bulgulara ve bu teknolojik devrimin sözlü kültürün analizine sağladığı katkılara yer verir. Goody, LoDagaa toplumuyla yürüttüğü alan çalışmasında ses kayıt cihazının önemli bir kırılma noktası olduğunu söyler ve bu teknolojinin sağladığı imkanı şu sözlerle vurgular: "Ses kaydedicinin gelişiyle bu resim değişti. Artık seremoni esnasında kayıt alıp sonrasında yazıya dökebiliyorduk."
Yazara göre bu teknolojik gelişme, yalnızca anlatının bütününü kaydetmeye değil aynı zamanda anlatının farklı çeşitlemelerini tespit etmeye de olanak sağlamıştır: "Benim açımdan en mühim olan, saha ortamında kalem ve kağıtla çalışmaktan ziyade, tek bir anlatının farklı çeşitlemelerini nispeten kolay bir şekilde kaydedebiliyor olmaktı."
Bu durum, anlatıların sabit ve tekdüze metinler değil, değişken ve çok biçimli olduğunu ortaya koymuştur. Goody'nin şu cümlesi bu yaklaşımı destekler niteliktedir: "Farklı çeşitlemeler anlatım üslubunun tamamı üzerinde etkilidir. Sürekli olduğunu düşündüğüm önemli ögeler (Tanrı’ya ziyaret gibi), sonraki çeşitlemelerde neredeyse hiçbir iz bırakmadan kayboldular."
Bu bölümde dikkat çeken diğer bir unsur ise bağlamın yani dinleyici kitlesinin önemidir. Bir anlatının dinleyici kitlesi, anlatıcının seçimlerini doğrudan etkiler. Goody bu durumu şöyle açıklar: "Konuşmacı dikkatini o sırada mevcut bulunan dinleyici kitlesine çevirecek ve beklentisini ona göre şekillendirecektir. Durumla daha az bağıntısı olan ve hatırlaması daha zor kısımları dışarıda bırakarak mitin hikayesel ögelerine odaklanır." Yazar aynı zamanda bu sözüyle, ses kaydedicinin doğuşuyla anlatının farklı şekillerde ortaya çıktığının kanıtlandığını tekrar vurgulamıştır çünkü onun da dediği gibi konuşmacı “durumla daha az bağlantısı olan” kısımları kendisi üretecektir.
Ses kayıt cihazı yalnızca içeriğin analizinde değil performans süreçlerin çözümlenmesine de katkı sağlamıştır. Doğaçlama, ritmik yapı ve duraksamalar daha önce hiç bu kadar ayrıntılı incelenemezken bu yeni teknoloji sayesinde belgelenebilir ve incelenebilir hale gelmiştir. Böylece mitin hem bireysel hem de toplumsal düzeyde ne kadar değişken bir yapı olduğuna dair güçlü kanıtlar elde edilmiştir.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: Sözlü Yaratıcılık
Bu bölümde Goody, sözlü kültürlerdeki anlatıların durağan değil aksine yaratıcı ve değişken olduğunu savunur. Ritüellerin zaman içinde değişime uğradığını " Uzun ritüellerin birebir tekrarının zaman içinde korunması tüm çabalara rağmen zordur." diyerek ifade eder. Bu bölümde hafızanın kusursuz olmamasının unutmaya yol açtığı ve bunun da dolaylı olarak yeniden üretime yol açtığı üzerinde durulur. Yazar da “Unutma söz konusudur ve yalnızca boşlukları doldurmak için dahi olsa yaratım ortaya çıkar." sözüylebu doğal yaratım sürecinin kaçınılmaz olmasına dikkat çeker.
Goody'e göre sözlü kültürlerde anlatının bireyden bireye farklılaşması doğaldır. "Farklı konuşmacıların aynı anlatıyı performansa dökmesinde veya aynı konuşmacının bir sonraki performansında çeşitlemeler arasında fark vardır." diyerek bu farklılıkların anlatıcıların bireysel hafızaları, toplumsal beklentiler, bağlam ve dinleyici kitlesi gibi etkenlere bağlı olduğunu söyler. Yazara göre bu bir anlamda sözlü anlatıların yaşamda kalmasını sağlayan dinamik bir mekanizmadır. Sözlü kültürlerde sabit bir metnin olmayışı anlatıcıyı doğaçlama yapmaya zorunlu hale getirir. Bu durum da mitlerin ve ritüellerin sabit, değişmez kalıplar olmadığını aksine zamanla değişebilen, yerelleşebilen ve farklı anlamlar taşıyan yapılar olduğunu gösterir.
Esas olarak Goody bu bölümde, sözlü kültürün durağan ve geleneksel bir yapı olarak değerlendirilmesine karşı çıkarak argümanlar oluşturur. Yaratıcılığın yalnızca yazılı kültüre ait bir nitelik olmadığını, sözlü kültürlerde de doğaçlama gibi yöntemlerle yaratıcılığın sağlanabileceğini gösterir.
BEŞİNCİ BÖLÜM: Halk Hikayesi ve Kültürel Tarih
Beşinci bölümde Goody, halk hikayelerinin doğasına ve bu hikayelerin kültürel tarih içindeki yerine değinir. Ona göre halk hikayeleri çoğunlukla evrensel nitelikte olup belirli bir sosyal sisteme bağlı kalmazlar: "Halk hikayeleri büyük ölçüde uluslararası niteliktedir ve serbestçe aktarıldıkları için herhangi bir tikel sosyal sistemi doğrudan yansıtmazlar."
Bu bölümde Goody, halk hikayelerinin genellikle çocuklara yönelik olduğunu belirtir ve bunu sıkça tekrar eder. Ayrıca "Okuryazar olmayan toplumlarda kurgu çoğunlukla çocuklara yöneliktir; yetişkinler mit ve efsane gibi daha 'ciddi' biçimlere doğru yönelir." cümlesi ile halk hikayelerini “ciddi biçimler”den uzakta konumlandırır. Yazar öte yandan halk hikayelerinin yalnızca çocuklara yönelik hafif anlatılar olmadığını, kültürel tarihin şekillenmesinde önemli bir rol oynadığını ortaya koyar.
ALTINCI BÖLÜM: Kuzey Gana’da Hayvanlar, İnsanlar ve Tanrılar
Yazar bu bölümde, sözlü anlatıların karakterleri üzerinden Kuzey Gana’daki toplumsal ve kültürel yapıyı analiz eder. Benzer çevresel koşullarda yaşam süren ancak sosyal ve dini yapılanmaları farklı olan iki toplum olan LoDagaa ve Gonja halklarını karşılaştırır. Bu iki halkın anlatıları üç temel kategoride incelenir: insanlar, hayvanlar ve tanrılar. Ancak Goody bu kategorilerin katı çizgilerle ayrılmadığını vurgular: "Tanrılar, hayvanlar ve insanlar aynı hikayelerin içinde birbiriyle etkileşir; yalnız bırakılacakları bir kategoriyle nadiren sınırlandırılırlar."
Yazar özellikle hayvan figürlerinden örümcek karakterinin her iki toplumun anlatılarında da önemli bir yere sahiptir olduğunu vurgular. İnsanlar ve tanrılar kategorileri ise daha çok toplumların dini yapıları ve sosyal örgütlenmeleriyle ilişkilidir. Gonja halkının büyük bir kısmı Müslümanken LoDagaa’da Tanrı hayatın merkezinde değildir. Bu durum anlatıların dini içeriğini de belirleyen temel faktörlerdendir.
YEDİNCİ BÖLÜM: Tüm Çeşitliliğiyle Bagre
Bu bölümde Goody, Kuzeydoğu Gana'daki LoDagaa toplumunda yer alan Bagre mitini merkeze alarak sözlü kültürün çok katmanlı yapısını gözler önüne serer. Bagre, yalnızca bir anlatı değil, aynı zamanda LoDagaa toplumunun inanç, ritüel ve toplumsal yapısını içeren karmaşık bir kültürel sistemin parçasıdır: "Bagre, Kuzeydoğu Gana’da yaşayan LoDagaa ve çevresindeki yöre halklarının kurduğu 'gizli' bir cemiyetin ismidir."
Bagre performansları belirli dönemlerde gerçekleştirilir ve Ak ve Kara Bagre olmak üzere ikiye ayrılır. Ak Bagre, giriş seviyesindeki üyeler için sunulan anlatılardan oluşur ve daha çok toplumsal düzeni açıklar, Kara Bagre ise insanların nasıl yaratıldığına -ve kendilerini yaratmayı nasıl öğrendiğine- dair bazı açıklamalar içerir.
Yazar bu bölümde mitin kültürü anlamada anahtar bir rol oynadığı fikrine de eleştirel yaklaşır. Levi-Strauss’un görüşlerini tartışarak şu cümleleri sarf eder: "Mit tek bir kapıyı açıyor değildir çünkü çokluk içinde var olur, zaman içinde kökten bir biçimde değişir. Kültürün bir parçası olduğu barizdir, fakat kültürün tamamına açılan bir kapıya anahtar olamaz."
Goody ayrıca, bu mitlerin aktarım biçimlerinin bireysel performanslara dayandığını vurgular. Her anlatıcı anlatıyı kendi biçemiyle aktarır ve bu durum Bagre mitinin zaman içinde büyük farklılıklarla anılmasına neden olur. Yazarın bu bölümde Bagre mitine yer vermesinin en önemli nedeni, Bagre’nin sözlü kültürün anlaşılmasında güzel bir örnek olmasıdır çünkü bu mitin yapısı ve çeşitlenebilir oluşu sözlü kültürlerin durağan değil değişken bir yapısının olduğunu ortaya koyar.
SEKİZİNCİ BÖLÜM: Sözlüden Yazılıya: Hikaye Anlatımında Antropolojik Bir Dönüm Noktası
Sekizinci bölümde Goody, sözlü kültürden yazılı kültüre geçiş sürecini, bu değişimin hikaye anlatımına ve anlatının yapısına etkilerini detaylı bir şekilde inceler. Bu geçişin aynı zamanda düşünce biçimleri ve toplumsal algılar üzerinde etkisi olduğunu söyler.
Yazar "Sözlü kültürlerde kurgusal anlatının varlığını inkar etme niyetinde değilim, yalnızca uzun anlatıların ender olduğunu ve çoğu zaman düşünülenden daha seyrek olduğunu belirtmek istiyorum." sözüyle sözlü kültürlerde kurgusal anlatıların daha az olduğunun altını çizer. Goody, aslında eserin ilk bölümlerinde yapması beklenirken, mit ve mitoloji arasındaki farkı da şu sözlerle ortaya koyar: "Mitler, standartlaşmış sözlü biçimlerdir, mitolojiler ise çeşitli kaynaklardan türetilen ve gözlemci tarafından yeniden yapılandırılan, doğaüstünü konu alan hikayelerdir."
Yazara göre yazının gelişiyle birlikte anlatıcı ve dinleyici arasına mesafe girmiştir: "Yazı otomatik olarak (yüz yüze gerçekleşen) sözlü hikaye anlatımından çok farklı bir şekilde, hikaye anlatıcısı ile seyircisi arasına bir mesafe koyar." Bu durum anlatıcının ve okurun anlatı üzerinde düşünmesine ve onun sindirilmesine imkan verir.
Yazar, bu bölümde romana da geniş yer ayırarak romanın tarihsel gelişimi üzerinde durmuştur. Romanın başlangıçta şüphe duyulan bir tür olduğuna çünkü kadınlara yönelik bir tür olarak görüldüğüne değinir: "On yedinci yüzyıl Avrupa’sında, kurgusal anlatının asıl okur kitlesi kadınlardı. Bu okur kitlesinin geniş bir kısmının kadın olması romanın bu kadar eleştiri almasının nedenlerinden biriydi." Goody yalnızca Avrupa’da değil İslam ve Yahudi kültürlerinde de romana dair şüphelerin yaygın olduğunu belirtir: "Gerçek olayların anlatılarından farklı olarak kurgu, anlatıma farklı bir boyut katmaktadır. Doğru olduğu iddia edilebilse de yüzeysel olarak açıkça 'doğru' değildir. Dolayısıyla, Platon'un sanatla ilgili olarak belirttiği gibi, bu anlamda bir yalandır… Sanatın özünde yatan bu şüphe eserlerin yalnızca eleştirilmesine değil, bazen de fiilen baskılanmasına yol açmıştır.
DOKUZUNCU BÖLÜM: Yazı ve Sözlü Hafıza: ‘Lecto-Oral’ın Önemi
Kitabın son bölümünde Goody, yazının sözlü hafıza üzerindeki etkisini derinlemesine tartışır. Bu bölümde yazar, yazının gelişiyle birlikte sözlü kültürlerin kaybolmadığını aksine sözlü ve yazılı kültürlerin birlikte var olabildiğini ve birbirlerini dönüştürdüğünü savunur: "Yeni bir iletişim aracının ortaya çıkması eski araçların yok olması demek değildir; yeni olan eski olana eklenir ve onu dönüştürür." Bunlara ek olarak yazar, sözlü aktarımın özellikle yakın ilişkilerde hala önemini koruduğunu belirtir.
Goody, yazı ile birlikte duaların ve dini metinlerin daha sabit formlara kavuştuğuna ve doğaçlamanın giderek azaldığını da değinerek "Sözlü olanın okuryazarlıkla yer değiştirmesiyle birlikte tapınaklara yapılan sözlü duaların yerini yazılı dualar alır. Bu dualar değişken değildir." der.
Goody yazılı metinlerin içselleştirilmesine de değinir. Kur’an ve İncil gibi kutsal metinlerin yazılı olmalarına rağmen hala ezberlenmesinin bilinçli bir içselleştirme yaklaşımı olduğunu söyler: "Bu metinler okuryazar kimseler tarafından sıklıkla ve bilinçli olarak ezberlenir. Bu süreç yoluyla Tanrı’nın kelamlarını içselleştirirler." Bu noktada yazar bilginin yalnızca yazılı bir metinde olmasının kişinin hafızasına kazınmasıyla aynı olmayacağını yani gerçek anlamda öğrenilmiş sayılmayacağını vurgular: “Eğer bir kimse bilgiyi hafızasına işlemediyse ve dolayısıyla bilgisinin sınanması bu şekilde mümkün olamıyorsa, o kimsenin söz konusu şeyi 'bilip bilmediğini' nasıl emin olabiliriz?”
Son olarak, Goody sözlü ifadenin yazılıya kıyasla daha içten, samimi ve doğru algılandığını şu sözlerle belirtir: “Eğer kelimeler bir yazıdan değil, doğrudan konuşmacının kalbinden geliyorsa o konuşmacının ifadeleri daha samimi, daha doğru ve daha ikna edici görünür.”




