HESABIM
GİRİŞ YAP

Hoşgeldiniz! Hesabınıza buradan giriş yapabilirsiniz.



Yardım
ya da
YENİ HESAP OLUŞTUR

Bilgilerinizi girerek yeni bir hesap edinebilirsiniz.



Yazan: Ömer Yusuf Elçi | Boğaziçi Üniversitesi – Kimya, 2. Sınıf

ZAMANI BÖLME İHTİYACI

Bu kitabı okurken zihnimde beliren temel soru, tarihin gerçekten bölünebilir bir şey olup olmadığı değil; bizim onu neden bölmek istediğimizdi. Jacques Le Goff’un “Tarihi Dönemlere Ayırmak Şart mı?” adlı çalışması, ilk bakışta tarih yazımına dair teknik bir tartışma gibi duruyor olabilir; ancak metin ilerledikçe bunun aslında insanın zamanla kurduğu ilişkinin derin bir sorgulaması olduğu fark ediliyor. Le Goff, tarihçilerin yüzyıllardır neredeyse refleks hâline getirdiği dönemlendirme alışkanlığını masaya yatırırken, dolaylı olarak insanın belirsizlik karşısındaki tahammülsüzlüğünü de ifşa ediyor.

Tarihi dönemlere ayırma fikri, çoğu zaman tarafsız ve zorunlu bir yöntem gibi sunulur. Oysa Le Goff, bu ayrımların tarihin doğasında var olan nesnel sınırlar olmadığını, aksine insan zihninin karmaşık olanla baş etme çabasının bir ürünü olduğunu gösterir. Zaman, kendi başına kesintisiz ve akışkandır; onu parçalara ayıran biziz. Bu açıdan bakıldığında dönemler, gerçeğin kendisi değil, gerçeği yönetilebilir kılmak için üretilmiş zihinsel araçlardır. Sorun, bu araçların zamanla mutlaklaştırılması ve sorgulanamaz hâle gelmesidir.

Le Goff’un özellikle Orta Çağ kavramı üzerinde durması tesadüf değildir. Orta Çağ, Batı tarih anlatısında uzun süre boyunca “geri”, “karanlık” ve “ilkel” bir dönem olarak kodlanmıştır. Bu etiketleme, Rönesans ve Aydınlanma düşüncesinin kendini yüceltme ihtiyacının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Le Goff ise bu anlatıyı ters yüz eder. Modern dünyanın pek çok kurumsal ve düşünsel temelinin, iddia edildiği gibi Orta Çağ’ın ardından değil, tam da onun içinden doğduğunu gösterir. Üniversiteler, şehir kültürü, ticari ağlar ve hatta rasyonel düşüncenin ilk biçimleri, bu “karanlık” dönemin ürünleridir. Bu nedenle Orta Çağ ile Rönesans arasında keskin bir kopuş olduğunu iddia etmek, tarihsel gerçeklikten çok ideolojik bir tercihi yansıtır.

Le Goff’un “uzun Orta Çağ” fikri, tarihte ani kırılmalar yerine sürekliliklere odaklanmamız gerektiğini hatırlatır. Değişim, bir anda gerçekleşmez; yavaş, çelişkili ve çoğu zaman iç içe geçmiş süreçlerle ilerler. Ancak insan zihni bu tür sürekliliklerle baş etmekte zorlanır. Kopuş anlatıları daha caziptir çünkü ilerleme duygusu yaratır. “Eskiden karanlıktı, şimdi aydınlıktayız.” fikri hem rahatlatıcıdır hem de bugünü merkeze alan bir üstünlük hissi üretir. Le Goff’un asıl rahatsız edici yanı da buradadır: Bizi bu konforlu anlatıdan mahrum bırakır.

Dönemlendirme anlayışının Batı-merkezli oluşu, Antik Çağ, Orta Çağ ve Yeni Çağ ayrımı, Avrupa tarihinin özgül deneyimlerine dayanır. Buna rağmen bu şema, evrensel bir model gibi tüm dünyaya uygulanır. Oysa farklı coğrafyaların zamanla kurduğu ilişki, Batı’nın tarihsel ritmiyle örtüşmez. Le Goff burada yalnızca tarih yazımını değil, bilginin iktidarla olan ilişkisini de sorgular. Zamanı kim tanımlar? Hangi takvim “doğru” kabul edilir? Bu sorular, tarihin ötesinde, modern dünyanın nasıl kurulduğuna dair ipuçları taşır.

Le Goff’un yaklaşımı radikal bir reddiye içermez. Dönemlendirmeyi tamamen ortadan kaldırmayı önermez; ancak onun geçici, esnek ve sorgulanabilir bir araç olarak görülmesi gerektiğini savunur. Dönemler, hakikate ulaşmak için kurulan iskeleler gibidir. İskele işe yarar, ama kalıcı hâle geldiğinde manzarayı kapatır. Tarihi anlamak istiyorsak, bu iskeleleri gerektiğinde sökebilme cesaretine sahip olmamız gerekir.

Bu kitap bana şunu düşündürdü: İnsan hem tarihte hem kendi hayatında belirsizlikten kaçmaya çalışıyor. Dönemler, anlamlar ve etiketler bu kaçışın araçları. Ama belki de asıl mesele, karmaşıklığı ortadan kaldırmak değil, onunla yaşamayı öğrenmek. Le Goff’un yaptığı tam olarak budur: Tarihi basitleştirmek yerine zorlaştırır, ama aynı zamanda daha dürüst bir zemine taşır.

Sonuç olarak bu kitap, yalnızca tarihçilere değil, düşünen herkese hitap eden bir metindir. Çünkü sorduğu soru yalnızca geçmişle ilgili değildir. Zamanı nasıl böldüğümüz, dünyayı ve kendimizi nasıl anladığımızla doğrudan ilişkilidir. Belki de asıl soru şudur: Tarihi parçalara ayırdığımız için mi onu anladığımızı sanıyoruz, yoksa anlayamadığımız için mi onu bölmek zorunda kalıyoruz?


Sayfayı Paylaş :