Yazan: Ayşe Hümeyra Çete | İstanbul Üniversitesi - İlahiyat Fakültesi, 3. Sınıf
SENECA - MUTLU YAŞAM ÜZERİNE
Günaydın! Ama günler gerçekten ayıyor mu?
Saat 6.30, alarmın her sabahki rahatsız ediciliğiyle çalıyor. Hiç yapmak istemediğin işlerle dolu olan, hiç başlamak istemediğin günü nasıl yapsam da 5 dakika daha ertelesem diye yatakta kıvranıyorsun. Uykuya hasretsin aslında şöyle birkaç saat daha uyusan çok mutlu olabilirsin. Perden en ufak bir ışığı kesebilmek adına sonuna kadar kapalı çünkü dışarıda o lanet sabahlardan birine doğmakta olan herhangi bir güneş var. Sabah melteminin, kuşluk vaktinin ve kuşluk vaktine adını veren kuş seslerinin bir önemi yok hatta aslında bir önemi olup olmayışının bile bir önemi yok. Önemi olan tek şey şu an senden alınan ve uzak bir gelecekte bir ihtimal olan mutluluğunun muhtemel kaynağı olan uykun ve bir de o her zamanki sitemler, mutsuzluk, makineleşmiş hazırlanma rutini ve tüm şehirle birlikte çıkılan işe yetişme maratonu. Halbuki geçen yıl bu vakitleri düşlüyordun. Ne kadar mutlu olacaktın sabah 6.30’da uyanıp o işe -veya okula yani işte hedeflediğin ve şu an gitmek için hazırlandığın şey her neyse ona- giderken. Bütün sorunların çözülecekti. Hayattaki en önemli şey bunu başarabilmekti. Ve böylece her şeye ulaşabilecektin. Ve sonunda, bu kadar çabanın sonunda mutlu olacaktın. Ama değilsin. Yine o huzursuz his. Galiba mutlu olabilmen için ulaşman gereken son bir şey var ona da ulaşsan tamamen mutlu olacaksın, bütün sorunların çözülecek, her şeye ulaşabileceksin. Yaklaşık seneye bu zamanlar. O zamana kadar gerektiği gibi yaşa. O zamana kadar bundan başka hiçbir şeyin önemi yok; kuşluk vaktinin, soğukta sokağın köşesinde yatan o kişinin, metroda sana gülümseyen kızın ne kadar güzel olduğunun veya ciğerlerine çektiğin nefesin o zamana kadar hiçbir önemi yok. Ama seneye bu zamanlarda mutlu olacaksın. Ya da olmazsın. Bilmiyorsun. Şimdi neden değilsin onu da anlamış değilsin.
Neden mutlu değilsin? Mutlu olabilir misin? Mutluluk aradığın şey mi? Bu şekilde mi aranır? Seni mutsuz eden şey sürekli peşinde koştuğun mutluğun kendisi mi yani aslında ne olduğunu bilmeden peşinde koştuğun şey mi? Hayatın kısalığı mı seni mutsuz ediyor? Hayat gerçekten nasıl bir uzunlukta?
Günlük hayatımızda bu soruları belki de yüzlerce defa kafamızda döndürürüz. İçimizi rahatlatıp, zihnimizi açacak o aydınlatıcı cevabı ararız. Belki bu uğurda derslere, terapilere, konferanslara katılıp bir sürü kitap okuruz. Sonra bir kitap okuruz; gerçekten her anlamda zihnimiz açılır ve her şeye bakış açımız değişir, bir anda her şeyi bambaşka görmeye başlarız, artık kendimizi tanıyoruzdur ve sorularımızın cevapları birer birer ortaya çıkar ve işte o an bu andır. Artık önümüzde hiçbir engel duramaz. İşte bu kitap o kitap değil. Aslında muhtemelen o kitap yok ama biz bu kitaba dönecek olursak, burada bizi bir anda aydınlığa ulaştıran veya sırrı bizimle paylaşan bir cevap yok. Ama bu soruları belki doğru sıralamayla, belki doğru örneklerle, belki doğru kelimelerle bize sorduğu için bizi köşeye sıkıştırıp, zaten bildiğimizi düşündüğümüz şeylerle yüzleştiren Seneca’ya ait iki eser var. Bu yazıda bu iki eserin bu soruları bize tekrar tekrar sorarak anlatmayı amaçladığı konulara değinmeye çalışacağız. Öncelikle bu iki eseri anlamak için yazarın yaşadığı dönemi oldukça etkisi altına alan ve kendisinin de epeyce etkilendiği Stoacı felsefeye değineceğiz. Ardından iki eseri iki ayrı kısımda kısaca ele alacağız.
Stoacı Düşünceye Kısa Bir Bakış ve Seneca’nın Mutlu Yaşamı Üzerine
Stoacı felsefe, ilk bakışta insanı hayattan ve duygulardan uzaklaştıran katı bir öğreti gibi görünse de esasen insanın gündelik hayat içinde karşılaştığı zorluklarla nasıl baş edebileceği üzerine düşünür. Antik dünyada şekillenen bu felsefe anlayışı, mutluluğu dış koşullara bağlamayan; aksine insanın kendi tutumları ve tercihleriyle kurduğu bir iç dengeye yerleştiren bir bakış açısı sunar. Stoacılara göre insanı mutlu ya da mutsuz kılan şey, başına gelen olaylar değil, bu olaylara yüklediği anlam ve onlara verdiği tepkilerdir. Bu yönüyle Stoacı düşünce, insanın kendi hayatı üzerinde söz sahibi olabileceği alanı işaret eder. Seneca, Stoacı felsefenin Roma dönemindeki en dikkat çekici temsilcilerinden biridir. Onu diğer Stoacılardan ayıran şey, felsefeyi yalnızca teorik bir sistem olarak ele almayıp, doğrudan yaşanan hayatın içine yerleştirmesidir.
Saray çevresinde bulunmuş, iktidarla temas etmiş, sürgün görmüş ve büyük servetlere sahip olmuş bir düşünür olarak Seneca, Stoacılığın sınandığı alanların tam ortasında yaşamıştır. Bu nedenle onun metinlerinde, “ideal insan” tasvirlerinden çok, zaafları olan ama buna rağmen doğruyu arayan bir insan sesi duyulur. Okur, Seneca’nın yazdıklarını okurken kendisini dışarıdan yargılanıyor gibi değil, birlikte düşünmeye davet ediliyor gibi hisseder. Mutlu Yaşam Üzerine, Seneca’nın bu davetkâr ama sorgulayıcı üslubunu açık biçimde yansıtan metinlerden biridir. Kitap, mutluluğun tanımını hazır bir reçete hâlinde sunmaz; aksine insanların mutluluk sandıkları şeylerin gerçekten mutluluk olup olmadığını sorgular. Seneca, özellikle haz, zenginlik ve toplumda kabul görme arzusunun, çoğu zaman mutlulukla karıştırıldığını vurgular. Ona göre insanlar, çoğunluğun peşinden giderek ya da herkesin arzuladığı şeyleri isteyerek doğru bir hayat kurduklarını zannederler. Oysa bu yöneliş, insanı kendi hayatının öznesi olmaktan uzaklaştırır. Metnin dili dikkat çekici biçimde doğrudan ve yer yer serttir. Seneca, okuru rahatlatan cümleler kurmak yerine, rahatsız eden sorular sorar. Hatta yer yer itham eder. Mutlu yaşamdan söz ederken, bunun herkesin dilediği gibi tanımlayabileceği göreli bir hâl olmadığını ima eder. Mutluluk, onun için ancak erdemle birlikte düşünüldüğünde anlam kazanır. Bu yüzden kitap, sadece “nasıl mutlu oluruz?” sorusuna değil, “neyi yanlış yerde arıyoruz?” sorusuna da cevap arayan bir metin olarak okunabilir. Bu yönüyle Mutlu Yaşam Üzerine, insanın kendi hayatına dışarıdan bakmasını sağlayan, kolay kabulleri bozan ve okuru düşünmeye zorlayan bir eser niteliği taşır. Seneca’nın amacı, okura mutlu olmayı öğretmekten çok, onu mutlu olmadığını fark etmeye çağırmak gibidir. Belki de metnin asıl gücü, bu fark edişi okurun kendi iç dünyasında başlatmasında yatar.
Mutlu Yaşam, Erdem ve Yanılsamalar: “Asr’a yemin olsun ki; insan ancak hüsrandadır. Ancak iman edip doğru olanı ve sabretmeyi tavsiye edenler hariç”
Seneca’nın Mutlu Yaşam Üzerine adlı eserinde en çok üzerinde durduğu meselelerden biri, insanların mutluluğu çoğu zaman yanlış yerde aramalarıdır. Ona göre pek çok insan mutlu olmak ister; fakat ne istediklerini gerçekten bilmeden ister. Mutluluk, sıklıkla hazla, rahatlıkla ya da arzulanan şeylere sahip olmakla özdeşleştirilir. Oysa Seneca, bu tür bir mutluluk anlayışının hem geçici hem de aldatıcı olduğunu ısrarla vurgular. Haz, insanı kısa süreli olarak memnun edebilir; fakat kalıcı bir iç denge sağlamaz. Aksine, çoğu zaman yeni arzuların ve daha büyük tatminsizliklerin kapısını aralar. Ve bu durum insanı içinden çıkılması zor bir döngüye sürükler. Seneca’nın mutluluk anlayışında belirleyici olan unsur erdemdir. Mutlu yaşam, onun için erdemli yaşamdan ayrı düşünülemez. Erdem ise dışarıdan verilen bir ödül ya da toplum tarafından onaylanan bir başarı değildir; insanın kendi aklıyla kavradığı doğruya sadık kalmasıdır.
Seneca kitapta, mutluluğu mümkün kılan şeyin, insanın her durumda mutlak ve değişmez olan iyiyi tercih etmesi olduğunu sıkça belirtir. Ancak bu tercih, her zaman hazır ve kolay seçenekler arasından yapılmaz. Çoğu zaman toplumun sunduğu seçeneklerin hiçbiri gerçek anlamda iyi değildir. İşte bu noktada Seneca’nın düşüncesi, yalnızca “doğruyu seçmek” değil, gerektiğinde doğru olan için yeni bir yol açmak gerektiğini de düşündürür. Bu bakış açısı, özgürlüğü yalnızca seçenekler arasından birini seçebilme kapasitesi olarak değil; insanın güvenle bağlandığı bir doğru uğruna yeni bir seçenek inşa edebilme cesareti olarak görmeyi mümkün kılar.
Zenginlik ve arzu edilen şeylerle kurulması gereken ilişki de Seneca’nın bu bağlamda en çok yanlış anlaşılan konularından biridir. Seneca, zenginliğin başlı başına kötü olduğunu söylemez; ancak ona bağlanmanın insanı köleleştirdiğini savunur. Sahip olunan şeyler insanın hizmetinde olduğu sürece sorun yoktur; fakat insan onlara hizmet etmeye başladığında mutluluk yerini kaygıya bırakır. Sorun dünyaya sahip olmak değil, dünyanın insana sahip olmasıdır.
İnsanın esas amaç olan erdemi haz için bir araç haline getirmesi, erdemle hazzı doğru orantılı ve birbiriyle bağlaşık şeyler olarak görmesi, geçici hazlarda mutluluğa ulaştığını sanması insanı derin bir buhran döngüsüne sürüklemekten başka bir işe yaramaz. İnsan gerçek mutluluğu anlık ulaştığı hazlar veya geçici hevesler zanneder ve mutluluğu keder ve korkudan arınmış saf bir hal olarak düşünür. Korku ve kederden arınmış diğer varlıkların gerçek anlamda bir mutluluğundan bahsedilemez çünkü yazara göre mutluluk akıl yoluyla bulup, doğruluğuna emin olduğumuz en yüce iyi uğruna katlandığımız keder, korku ve ödediğimiz bedelle gelen bir kazanımdır. Aksi halde diğer her şeyden arınmış salt haz ve mutluluktan oluşan bir ütopyanın peşinde koşmak insanı hüsrandan başka bir şeye götürmez.
Aslında bu görüş bizlerin hiç de yabancı olmadığı başka bir büyük öğretinin de temellerinde apaçık bir şekilde kendini gösterir. Bugün toplumumuzun pek çok esasını unutup yalnızca formel olarak yaşamaya başladığı İslam Düşüncesinin temelinde yatan şey de bundan çok farklı değildir. İslam’ın kelime anlamı olarak “barış” ve “esenlik” ifade etmesi, çoğu zaman yalnızca toplumsal düzen ve huzurla ilişkilendirilse de bu toplumsal barışın asıl zemini, bireylerin içsel selametiyle başlar. Bahsi geçen salimlik yani sakin ve huzurlu hal ise erdem ve salih amelden başka bir şeyle kurulamaz. İç dünyasında düzen kuramamış, neyin iyi neyin kötü olduğu konusunda ilkesel bir tutarlılık geliştirememiş bir insanın, dış dünyada adalet ve barış üretmesi oldukça zordur. Bu bağlamda İslam Dini, Seneca’nın yalnızca erdem ve salih amelle kurulabilecek mutlu yaşam tasavvuruna bizler için son derece aşina olduğumuz bir örnek teşkil eder. Bu tasavvur, hazdan arındırılmış bir yoksunluk önerisi değil; bilakis insanı yanılsamalardan özgürleştirmeyi amaçlayan bir çağrıdır. Bu çağrı, bireyin içsel selametini koruyarak mutlak iyiyi tercih etmesi ve bu tercihi mümkün kılacak yolları cesaretle inşa etmesi gerektiğini hatırlatır. Mutlu yaşam, bu anlamda, edilgen bir bekleyiş değil; bilinçli ve ahlaki bir inşa sürecidir.
Göllerde bu dem bir kamış olmaya vaktimiz olmayan akşamlar ve yaşamın kısalığı üzerine
Akşam ezanı okundu. Şehzadebaşı Camii’nde de epey güzel okunuyormuş. İlk defa duyuyorsun. Oysa ne zamandır yürürsün bu vakitlerde buradan. Hazır okunur okunmaz camiye de yakınken namazı mı kılsan? Ya da neyse daha sonra kılabilirsin. Akşam namazının vakti de kısadır aslında. Ama neyse daha sonra kılabilirsin. Şu anda da müsaitsin bol vaktin var aslında. Neyse ya daha sonra kılabilirsin. Uzun zamandır da cemaatle kılmıyordun aslında. Boş ver daha sonra kılabilirsin. Kılmadın, vakit geçmek üzere, acilen bir yer bulup akşam namazını kılman lazım. Koşarak camiye geldin, nefes nefese eşyanı bıraktın ve Tekbir. Akşam namazındasın, günün en güzel vaktidir, hızlı nefes alıyormuşsun, nefesini duyuyorsun, yavaşlıyorsun, her şey yavaşlıyor, bir şeyler okumaya başlıyorsun, Rabbini anıyorsun düşüncelerin duruluyor, zihnin berraklaşıyor, Rabbinden niyaz ediyorsun, ellerin ve parmakların göğsünde kalbinin atışlarını hissediyor, cami soğukmuş, yüzüne değen taş bina soğukluğunu hissediyorsun, yorulmuşsun, tüm gün ne kadar da hızlı geçmiş, Rabbini hatırlıyorsun, şimdi yavaşlıyor, farz bitti, ne çabuk bitti, tam sakinleşip zihnini topluyordun. Keşke son ana kalmasaydı diyorsun, keşke hiç son ana kalmasa, keşke biraz boş müsait vaktin olsa da keyifle namaz kılabilsen hatta bayağıdır cemaatle kılamıyorsun keşke bir ara vaktin olsa da cemaate yetişsen. Gerçekten sana iyi geliyor aslında, neyse bu seferlik böyle olsun. Sünneti de boş ver bir ara nafile kılarsın. En iyisi şimdi koş yetiş. Nereye olduğunu bilmiyorsun. Önemli değil. Sadece koş yetiş. Zaman çok bereketsiz, günler çok hızlı geçiyor, hayat çok kısa yetişmek lazım. Sahi hayat niye bu kadar kısa? Ya da hayat ne kadar kısa? Bunu tam neyle ölçebiliriz?
Seneca’nın hayatımızı yepyeni bir seviyeye ve tertemiz bir sayfaya ulaştırmayan ama bizi hayatımızın kısalığı veya bizim kısa ölçümüzün sübjektifliğiyle yüzleştiren ‘Yaşamın kısalığı üzerine’ eserinde, yazar bu soruların cevaplarını hazır ve kolay çözümler şeklinde sunmasa da zaman mefhumuna yaklaşımımız, zaman kullanımımız ve zamanın mahiyetiyle ilgili soruları tekrar tekrar sorarak bu konulara bazı açıklamalar getiriyor.
Seneca’nın Yaşamın Kısalığı Üzerine adlı metninde en çarpıcı iddialardan biri, insan hayatının aslında kısa olmadığı, fakat insanların onu son derece verimsiz kullandığı düşüncesidir. Seneca’ya göre doğa insana yeterli bir ömür bahşetmiştir; ancak bu ömür, yanlış uğraşlar, bitmeyen beklentiler ve ertelenen hayatlar arasında tükenip gider. Bu noktada mesele zamanın azlığı değil, insanın zamanla kurduğu sorunlu ilişkidir. Zaman, nesnel olarak daralmaz; fakat insan zihninde, toplumsal kabuller ve öğrenilmiş beklentiler aracılığıyla daraltılır.
İnsan, çoğu zaman hayatı bir “sonra” fikri üzerine kurar. Mutluluk ileride elde edilecek bir hâl, huzur ise ancak bazı şartlar sağlandığında mümkün olacak bir durum gibi düşünülür. Seneca, bu yaklaşımın insanı sürekli olarak içinde bulunduğu andan kopardığını söyler. Beklentilerle yaşanan bir hayat, şimdiyi değersizleştirir. Oysa insan, tam da bu yüzden zamanın nasıl geçtiğini anlamaz; çünkü yaşadığını sandığı anların hiçbirinde gerçekten bulunmaz. Dün hayalini kurduğu bir şeye bugün sahip olsa bile tatmin olmaz. Çünkü ne hayal ettiği zamanı bilinçli bir şekilde yaşamıştır ne de ulaştığını sandığı ana sahici bir farkındalıkla varmıştır. Bu durum, insanın kendisinden beklendiği gibi yaşamaya alışmasıyla daha da derinleşir. Hayat, çoğu zaman bireyin kendi tercihleriyle değil; toplumun koyduğu hedeflerle şekillenir. Başarılı olmak, bir yere gelmek, bir şeylere sahip olmak… Bu hedefler sorgulanmadan benimsendiğinde, insan kendi zamanını değil, başkalarının tanımladığı bir hayat akışını yaşar. Seneca’nın eleştirdiği acelecilik de tam olarak burada ortaya çıkar. İnsan, neden koştuğunu bilmeden koşar; durmaya cesaret edemediği için de yaşadığını zannettiği şey, gerçekte yalnızca tüketilen zamandan ibaret kalır. İşte bu gerçek bir hüsrandır. Dünya hayatı bir oyun ve oyalamadan ibarettir. İnsan, hakikati erteledikçe ve hayatı sürekli başka bir ana taşıdıkça, elindeki en gerçek sermayeyi, yani içinde bulunduğu anı kaybeder.
Seneca, insanın zamanını başkalarına, hırslara ve geçici arzulardan doğan meşguliyetlere teslim etmesini bir tür kendini kandırma olarak görür. İnsan, bu yanılsamalarla dolu hayat içinde gerçeklikle bağını giderek zayıflatır. Gerçek ihtiyaçlarla sahte arzular arasındaki fark silikleşir. Daha fazlasını istemek, daha hızlı yaşamak ve daha çok şeye sahip olmak, yaşamı genişletmez; aksine onu parçalar. Bu parçalanmışlık hissi de hayatın kısa ve yetersiz olduğu düşüncesini besler.
Oysa hem Seneca’nın metninde hem de İslami düşüncede ortak bir vurgu vardır: Doğru yönetilen bir zaman dilimi, bir insan ömrü için fazlasıyla yeterlidir. Mesele, bu zamanı nasıl doldurduğumuzdur. Hz. Peygamber’in “İki nimet vardır ki insanların çoğu onların kıymetini bilmez: sağlık ve boş vakit” şeklindeki uyarısı, zamanın niceliğine değil, onun bilinçle yaşanmasına dikkat çeker. Zaman, anlamla doldurulmadığında hızla tükenen bir yük hâline gelir; fakat farkındalıkla yaşandığında derinleşir. Bu noktada asıl engel, insanın zihnini kilitleyen basit arzular ve bitmek bilmeyen hırslardır. Seneca’ya göre insan, bu zincirlerden kurtulmadıkça ne kadar yaşarsa yaşasın hep geç kalmış hissedecektir. İslam’ın ifadesiyle nefsin dizginlenmesi, insanın hakikatle sahici bir ilişki kurabilmesinin ön şartıdır. Arzular azaldıkça zaman genişler; beklentiler sustukça an konuşmaya başlar.
Sonuç olarak Yaşamın Kısalığı Üzerine, insana zamanın değil, kendisinin dar olduğunu fark ettiren bir metindir. Hayatın kısa hissedilmesi, yaşanmadığı içindir. Seneca’nın çağrısı, insanı aceleden, yanılsamalardan ve başkasının hayatını yaşama zorunluluğundan kurtarmaya yöneliktir. Bu çağrı, İslami perspektifle birlikte okunduğunda, insanı “an”a, bilinçli tercihe ve hakikatle yüzleşmeye davet eden ortak bir uyarıya dönüşür: Hayat kısa değildir; fakat onu gerçekten yaşamak cesaret ister.




