HESABIM
GİRİŞ YAP

Hoşgeldiniz! Hesabınıza buradan giriş yapabilirsiniz.



Yardım
ya da
YENİ HESAP OLUŞTUR

Bilgilerinizi girerek yeni bir hesap edinebilirsiniz.



Toplum Sözleşmesi


 ‘’İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur. Filan kişi kendini başkalarının efendisi sanır, ancak böyle sanması, onlardan daha da köle olmasına engel değildir. Bu değişim nasıl oluyor, bilmiyorum. Bunu meşrulaştıran nedir, işte bu soruya karşılık verebilirim sanıyorum.’’



Kitap kulübümüzde incelediğimiz  ikinci eser yukarıda sözlerini alıntıladığımız J.J.Rousaaeau’ nun ‘’Toplum Sözleşmesi’’ oldu.

Sunumu arkadaşımız Sabo Kosimova tarafından üstlenilen kitaba dair, arkadaşlarımız Şevval Gök ve Mert Erbudak’ ait de değerlendirme yazılarıyla  sizleri baş başa bırakıyoruz.

Başarılı sunumundan dolayı Sabo’ya ve katılımcı arkadaşlarımıza teşekkür ediyoruz.

 

Şevval Gök

 



Toplum Sözleşmesi



Jean-Jacques Rousseau

Kitap İncelemesi

 

                Jean-Jacques Rousseau, 1712-1778 yılları arasında yaşamış, Cenevre doğumlu siyasi fikirleriyle ün salmış bir düşünür ve yazardır. Fikirleri özellikle Fransız Devrimi sonrasında kurulan yeni hükümette etkilerini göstermiş olup, günümüzde dahi hala en sık referans gösterilen yazarlardan biridir. Biz, onu çocukluğumuzda duymamışsak eğer, lise tarih derslerinde mutlaka duymuş ve hakkında üstünkörü bir bilgi edinmişizdir.

                Litera Yayıncılık tarafından sunulan bu kitap, “Siyaset Felsefesi Klasikleri” içerisinde yer almıştır. Bir eseri klasik yapan şüphesiz, yüzyıllara hitap edebilmesidir. Öyle ki, Toplum Sözleşmesi sadece yüzyıllara hitap etmekle kalmamış, uluslararası düzenin değişmesinde önemli bir tetikleyici rolü üstlenen Fransız Devrimi’nin düşünsel temellerinin oluşmasında da kendini göstermiştir.

                Rousseau’nun siyaset hakkındaki düşüncelerine geçmeden önce, siyaset kavramı hakkında bir öntartışma gereksiz değildir. Dilimizde kullandığımız ‘siyaset’ kelimesi, ‘seyis’ kelimesi ile aynı kökten gelmektedir. Siz de takdir edersiniz ki, burada bakan-bakılan, yöneten-yönetilen kavramları simgesel bir altbağlamda karşımıza çıkmaktadır. Buna karşın, dünya literatüründe siyasetin karşılığı olarak kullanılan genel geçer kelime ‘politika’dır. Politika sözcüğü, ‘polis’ten yani ‘şehir/devlet’ten gelmektedir. Bu kelimenin de simgesel olarak -o dönemde şehir devletlerinin doğrudan demokrasiyle yönetildiğini de hatırlarsak- şehre ve bu şehir devletini yöneten halka gönderme yapmaktadır. Kavramların, dillerdeki kelimeye dökülmüş görünümlerindeki farklılıklar tesadüf değildir. Bu kökenleri bilmek; kitabı okurken de, okurken kendi tarihimiz ve günümüz siyasetini analiz etme ve karşılaştırmada da önem arz etmektedir. Ayrıca Rousseau’nun o dönem içinde yaşadığı refahı yüksek, az nüfuslu İsviçre’yi de görüşlerinin arka planında var ederek bu okumayı yapmalıyız.

Politika, bir devleti idare etme sanatıdır diyebiliriz. İşte bu kitapta da  Rousseau bize devlet ve devlet iktidarına yönelik fikirlerini aktarmıştır.

                Dört ‘kitaptan’ oluşan yapıt, her kitapta (bölümde) farklı temalara yer vermiştir. Yazar, temel fikirlerini ortaya atmadan önce, ilk kitapta fikirlerini üzerine inşa ettiği bazı kavramları kendi bakış açısıyla yorumlamıştır. Ona göre, doğal durumda insan özgür doğar. Kendi iradesinden başka hiçbir iradeye boyun eğmemelidir. Fakat ‘güç’ doğal durumun beraberinde getirdiği bir başka kavramdır. İnsanlar ‘insan olmak’ bağlamında eşittir eşit olmasına, fakat kim madden ve manen eşit yaratıldığımızı iddia ederse yanılmış olacaktır. Buna göre güç vardır ve iktidarı getirir. Özünde hür doğan insan, güç ile elde edilmiş bir iktidar karşısında özünden bir parça yitirmiş olur. Hobbes’a göre kötü olan insan, bir seyise ihtiyaç duymaktadır. Çünkü insan, insanın kurdudur ve onu çekip çeviren bir iktidar gücü/canavarı, en sağlıklı yaşam alanının tesisinde gereklidir. Oysa yazara göre, insan iyidir ve zorbalıkla kurulacak bir iktidar onu eksik yapacaktır. Bir arada yaşama ihtiyacı, konsensüs ile varılacak olan bir “toplum sözleşmesi” sayesinde giderilecektir. Bu öyle bir sözleşme olacak ki, insanlar doğal özgürlüğünü kendi iradeleriyle kısıtlayıp kanunun tanıdığı özgürlüklere tabii olacaklar ama bunu kendi iradeleriyle yaptıkları için özlerinden bir şey kaybetmeyecekler. En güçlü olanın zorba iktidarına karşın, bile isteye bir araya gelecekler ve kabul veya ret haklarını kullanarak bir genel irade oluşturacaklar. İnsanlar bir aradayken, bir topluluk oluşur ve bu topluluğun bir iradesi vardır. Efendinin altında toplanan insanlar, efendinin özel iradesine bağlı olurlar. Özel iradenin toplum üzerindeki iktidarı mantığa aykırıdır. Toplumun genel iradesiyle yönetici olması kabul edilmiş bir kişinin iktidarı bir bakımdan genel iradeden doğduğu için kabul edilebilir fakat genel iradenin seçmediği bir efendi iktidarı, zulüm getirecektir.

                Rousseau, kendini topluma bağlayan kişinin hiç kimseye bağlı olmayacağını, diğer insanlarla aynı haklara sahip olmasından dolayı hem yitirdiği özgürlüğünün tam karşılığını alacağını hem de sahip olduklarını korumak için daha fazla güç kazanacağını dile getirir. Bu bakımdan ortak iradenin yarattığı sözleşme her anlamda kazandırıcı nitelikte olacaktır. Bir araya gelen kalabalık dışarıya karşı ‘bir’ olurken, kendi içinde bireylerden oluşacak, ve tüm bu bireyler hep birlikte kalabalığı oluşturduğu için birinin eksikliği toplumun eksiği, birinin kabahati hepsine yapılmış bir kabahat olacaktır. Rousseau’nun öne sürdüğü bu anlayış, günümüz anglo-sakson hukukunda da kendini göstermektedir.  “Bu kalabalık, bir bütün halinde birleştiği an, artık üyelerden birine saldıran, bütüne saldırmış, bütüne saldıran da üyelere saldırmış olur.” demektedir yazar(sf.30). Amerika Birleşik Devletleri’nde de “crime” yani ‘suç’, halka yapılmış bir yanlış olarak kabul edilir ve konusu suç teşkil eden davalar, hükümet tarafından açılır. Türkiye’de de durum çok farklı değildir. Başta belirttiğimiz gibi, yazarın düşünceleri bugün dünyasında bile kendini göstermektedir. 

                Üstün astla yaptığı değil, her üyenin birbiriyle yaptığı bu sözleşmede doğal durumun getirdiği eşitsizlik yerine eşitlik ve elinde bulundurduklarına ‘sahip’ olacak, yani mülkiyet hakkı kazanacak olan insan, asıl bu durumda tam anlamıyla bir insan olacaktır. Toplumun bir araya gelmesiyle varlık kazanacak olan genel iradeye yazar bir kutsallık atfetmiştir. Kanun koyucunun da, yargılayanın da, yönetenin de; kısacası Montesquieu’nün ortaya attığı erkler ayrılığındaki tüm erklerin temelini ve özünü bu genel irade oluşturacağından, ve bir şeyin öz’ü neyse kendisi de o olacağından, aslında devlet iktidarı ve egemenlik de genel iradenin olacaktır. Bütün olan bir şey bölümlere ayrılabilir, fakat bölünemez. O halde devlet de egemenlik de bölünemez, fakat iktidarın bölümlere ayrılması toplum için en sağlıklısı olacaktır.

                Yazara göre devlet, kanunların konulmasıyla başlar. Fakat bundan önce uygun coğrafi şartlar sağlanmalıdır. Daha önceden insanların zaten yaşamakta olduğu toprakta bir devlet kurulamaz, insanların keskin, net ve içselleştirilmiş örf ve adetlerinin bulunduğu toplumda kanun koyulamaz. Koyulsa dahi, kanunlar bu örf ve adetlere uygun olmazsa uygulamada sağlıklı işleyemeyecektir. Kanun koyucular, genel iradenin ortaya koyduğu akıllı, bilge, üstün kişilerdir. Bir kanun kusursuz olmadıkça tam anlamıyla ‘kanun’ olamaz, kusursuz olduğunda kusursuz bir toplumdan çıkacağı için zaten kanuna aykırılık da olamaz. İşte böyle üstün kanun koyucuların dünyada uygun şartlarda bir araya gelmesi ne kadar zorsa, iyi bir devletin temellerini atmak da bu kadar zor ve imkansıza yakındır.

                Yönetim biçimi konusunda Rousseau, 3 farklı yol öngörmektedir. Bunlardan biri demokrasi, biri aristokrasi, sonuncusu ise monarşidir. Bu kelimelerin anlamlarını tek tek açıklamayı gereksiz görmekteyim. İlk yoldan söze başlayacak olursak, söylememiz gereken ilk şey şudur; yazara göre demokrasi şüphesiz en iyi yol, fakat bir ütopyadır. Tanrıların bir ülkesi olsaydı, onların yönetim biçimi demokrasi olurdu, der Rousseau. Ayrıca söylenmesi gereken bir  diğer önemli şey ise yazarın demokrasiyi tamamen doğrudan demokrasi üzerinden ele almasıdır. Ona göre “temsiliyet” iradeyi öldürür. Seçilen temsilciler her ne kadar iradenin öne attığı kişiler olsa da, yönetime geçtikleri andan itibaren bir yöneticiler topluluğu olacak ve toplumdan kopmuş olacaklardır. O halde “halk gücü” anlamına gelen demokrasi kelimesi, kendi içinde parçalanacak, çünkü halk gücünü ortaya koymayacak, kendi aralarından seçtiği birtakım kişilere devredecektir. Bu durumda da gücü elinde tutan kişi halktan çıkma olsa da, çıktığı anda halktan olmayacaktır ve kelime kendi kendini çürütmüş olacaktır. Bu düşüncelerde Rousseau’ya hak vermekle birlikte, kitapta değinilen önemli başka bir konuda daha onunla hem fikirim. Halkın meydanlarda, meclislerde toplanıp, her bireyin aynı zamanda yönetici olduğu doğrudan demokrasi elbette en ‘doğru’ iktidar görünümündedir, fakat bu insanlar her zaman en ‘doğruyu’ nasıl bilebilirler? Örneğin bir tüccar, devlet yönetiminden anlayamayabilir, anlamak zorunda da değildir. O halde nasıl en iyi yönetim kararını vermesi beklenebilir? Ya da bir çiftçi, vergi sisteminden anlamayabilir, yine, anlamak zorunda da değildir, herkesin uzmanlık alanı farklıdır. Ya da halkın muhakeme yeteneği olmayabilir. Yirminci yüzyılda bizzat demokrasinin insanları totalitarizme götürdüğü açıkça görülmüştür. Almanya ve İtalya örneklerinde, Mussolini ve Hitleri yükselten de halkın iradesi değil miydi? O halde en doğru yönetim “demokrasi” olsa da, bahsettiğimiz ‘demos’un hangi demos olduğu çok önemlidir. Eğer aydınlanmamış bir halk kendi kendini yönetmeye çalışırsa, sonucun pek iç açıcı olmayacağı kanısındayım. Ve yazara katılmaktayım, demokrasi ancak tanrılar meclisinde ‘var’ olabilir.

                Günümüzde, ülkemizde işlemekte olan temsili demokrasi örneğinde de, insanların seçtiği temsilciler mi yönetimdedir, parti(ler) mi? İkamet ettiğimiz bölgenin milletvekilini kaçımız biliyoruz gerçekten? Partiyi sorsak, cevap veremeyecek olanımız yoktur ama. İşte bu, halkın kendi kendini yönettiği değil, kendi kendini yönettiğini sandığı ama aslında partilerin ve ideolojilerin yönetici olduğu bir sistemdir.

                Diğer bir bakış açısından, aristokraside, yani seçilenlerin değil ‘seçilmişlerin’ yönetici olduğu toplumda güç, bir grup insanın elinde olacaktır. Bu insanlar, yönetime para ve itibar sayesinde gelirse, yönetim işlevsiz olacaktır. Kastedilen seçilmiş kişiler; bilgeler, aklıselim kişilerdir. Bu kişiler genel iradenin onlara tanıdığı gücü yine genel iradenin iyiliği için kullanacaktır. Eğer ki güç, özel menfaatler için kullanılacak olursa bu sistem de çökecektir. Ama halk adına ve halk için güce haiz olduklarını bilen bu bilgeler, zaten iyi olanın ne olacağını bildiği için, gücü kişiselleştirmeyecektir. Halkın temsilcilerinin halkı temsil etmeyen zenginler ve entelektüel anlamda birikimsiz kişilerden oluştuğu günümüz meclislerinin vahametindense; toplum biliminden anlayan, bilge ve hakkaniyetli bir grup insanın ülke üzerinde söz sahibi olması şahsen bana daha uygun gelmektedir. Kitapta, Rousseau da demokrasinin uygulanamayacak kadar ütopik olmasının farkındalığıyla, en uygun sistemin bu olduğunu düşündüğünü direk söylemese de hissettirmektedir.

                Hükümet ne kadar az kişinin elinde olursa, sistem de çürümeye o kadar müsait olur. Güç ne kadar az kişinin elindeyse, zorbalık ve kişisel menfaatlerin ortaya çıkması o kadar mümkün olur. Tek kişinin hükümdar olduğu bir ülke de işte böyle büyük bir tehlikede olacaktır. Çünkü güç ne kadar az kişide paylaştırılırsa, herkese o kadar fazla pay düşecektir.

                Yazar, devletlerin büyüklüğü ile yukarıda bahsettiğim sistemler arasında bir bağıntı kurmuştur. Ona göre bir devlet ne kadar büyükse, yönetmesi de o denli zorlaşır. Bu sebeple devletin büyüklüğü ile güce sahip yöneticiler arasında ters orantı bulunmaktadır. Örneğin toprağın az olduğu bir devlette demokrasi işleyebilir, fakat toprak büyüdükçe nüfus da artacağından, gücün tahsis edildiği birey sayısı da azaltılmalıdır. Örneğin bir imparatorlukta, yani fazla nüfusa sahip, büyük topraklara sahip bir devlette gücün tek kişide, imparatorda toplanması daha iyi olacaktır, iyi olmasa dahi şartlar devleti buna sürükleyecektir. Zira Roma İmparatorluğu bunun en iyi örneğidir. Roma’da da toprakların genişlemesiyle monarşiye geçiş mecburi olmuştur.

                Siyaset, devleti, insan topluluğunu yönetme sanatıdır demiştik. Bu yönetim gücünü elinde bulunduran her kim sanatçı bundan para elde etmek isterse ya da elde ederse, ‘sanat’ dediğimiz bu kavram  bir mesleğe dönüşecektir. Mesleğe dönüşüp gönüllülük ortadan kalktığında, ‘gönül’den gelen bir şey de olmayacağı için mekanik ve çıkar güdümlü bir yapı halini alacaktır. Bir örnek olarak Roma’da da senatörler, magistralar politikacı kimliklerinden para kazanmazdı.

                Görüldüğü üzere devlet yönetimi kesinlikle basit bir şey değildir. Coğrafyadan iklime, nüfusun niteliğinden niceliğine, komşulara kadar, birçok şey büyük önem arz eder. Ben de yazımda haddim olmadan Toplum Sözleşmesi’nde etkilendiğim düşüncelere değinerek kendi fikirlerimi dile getirdim.

 

 




 



Mert Erbudak



Toplum Sözleşmesi Üzerine

 



                J.J.Rousseau 1712 ile 1778 yılları arasında aydınlanma filozofları arasında sayılan özel anlamda ise üç sözleşmeci düşünürden biridir. Diğer sözleşmeci düşünür ise David Hume ve John Locke’tır. Russo , yazdığı eserler ve geliştirdiği düşün sistemi ile Aydınlanma Romantikleri ve Fransız Devrimi’nin düşünsel zeminini hazırlamıştır. Sözleşmeci düşünürler doğal hukuk , devletsiz bir  toplum gibi konular hakkında birçok düşünce ortaya koymuşlardır. Fakat Russo Hume ve Locke’tan farklı olarak doğa durumunu iyi olarak tanımlamıştır. Çünkü bireyler kendi istekleri doğrultusunda doğa durumunu geri bırakarak neo-Phusıs dönemine geçmişlerdir .Russo ,Toplum Sözleşmesi kitabında tüm bu düşüncelerini anlatmıştır. Bireyi ona göre uyruk’u baştan alarak doğa durumundan çıkarmış ona bir egemen varlık vererek bir yönetim biçimi kurarak bireyin arzularını minimalize ederek genel iradenin iyiliğini son noktaya vardırmıştır. Russo kitabında demokrasi kavramına önem ithaf eder. Ona göre’’Bir yasaya itaat eden, kendisine itaat etmiş olur’’ ifadesi ile somut bir anlam kazanan şekilde kullanır.Bir yasaya bağlanan uyruk yani kendi çıkarı pahasına daha büyük bir çıkara ulaşmak için sözleşmeye uymuş olur. Sözleşme yazılı olmasa da kendiliğinden gelişen bir olgudur. Bireyler ancak ve ancak içerisinde yaşadıkları bütünün hayatının biçimlendirilmesine direkt ve devamlı olarak katılmaları halinde özgür olabilirler. Genel irade konusu temel atıf yaptığı kavramlardandır. Genel iradeye uyduklarında, bireyler kendi’’hakiki’’ doğalarına uymuş olmaktan başka bir şey yapmamaktadırlar ve bu anlamıyla genel irade, vatandaşları özgeci bir şekilde eylediklerinde meydana gelecek olan iradeyi ifade eder. Russo’nun düşüncesinde, bu şekil bir eleştirel gelişmeci demokrasi sistemi sadece siyasi eşitliği değil, aynı zamanda biraz yüksek merhalede bir siyasi eşitliği de gerektirir. Russo ortak mülkiyetin bir savunucusu olmasa da’’Hiçbir vatandaş diğerini satın alacak kadar zengin olmamalı,hiç bir vatandaş da kendisini satmaya zorlanacak kadar fakir olmamalıdır’’ der.



                Russo’ya düşünün temel anlamda olumsuz tarafı, farz edelim ki genel irade herhangi bir şekilde bireylerin ne arzu ettiklerinin sorulmasıyla düşünülecekse genel iradenin üstten, belki de bütünün’’ hakiki’’ arzu neticesiyle çıkarlarının gerçekleşmesi iddiasındaki bir tiran tarafından meydana getirilmesi için bir gerçek var demektir.