Yazan: Muhammet Veysel Ertunç | Yeditepe Üniversitesi - Hukuk, 2. Sınıf
KENDİNİ TANIMANIN İLK ADIMI: DÜŞÜNMEK
Yasin Ramazan Başaran’ın Düşünmenin Alfabesi adlı eseri, insanın kendi zihnini tanımakla ilgili yıllar sürecek bir eğitimi sanki tek bir solukta anlatan bir eser gibi. Yazar kitabı kavramlar üzerine kurmuş olsa da aslında kavramların arkasında insan hikâyeleri, davranış örüntüleri yatıyor. Okuyucuya, her bir kavramın kendisinde bıraktığı izi görme fırsatı sunuluyor. Çünkü Başaran, kavramı yalnız anlatmıyor, hayatın içindeki karşılığıyla birlikte işliyor. Örneğin hakikati anlatırken, insanın çoğu zaman kendi hatasıyla yüzleşmekten kaçtığı için hakikatten uzaklaştığını belirtiyor ve herkesin hayatından bir anı canlanıyor.
Kitabın omurgasını oluşturan kavramlar –hakikat, şüphe, olasılık, nedensellik, kanıt, irade, özgürlük, tutarlılık, çıkarım– yalnızca teorik anlamlarıyla değil, hayattaki karşılıklarıyla birlikte ele alınıyor. Başaran, bu kavramların hiçbirini soyut bırakmıyor. Özgürlük için her istediğini yapmayı özgürlük zanneden birinin, en basit alışkanlıklarının bile onu yönettiğini fark edememesi örnektir. Şüphede ise bir öğrencinin anlamadığı bir bilgiyi sırf otorite söylediği için ezberlemesini, düşünmenin değil itaatin sonucu olarak ele alır. Bu anlatım tarzı, kitabı kuru bir akademik metinden çıkarıp insanın kendi hayatında karşılık bulan bir düşünme pratiğine dönüştürmektedir.
Yazar, kitabın genelinde argüman kurma yeteneğinin düşünmenin temeli olduğunu vurgulamaktadır. Düşünmenin yalnızca akıldan geçen rastgele fikirler değil, gerekçeleri ve sonuçları olan bir yapı olduğunu fark ettirmeye çalışıyor. Bu nedenle her iddianın bir gerekçesi olması gerektiğini söyler ve gerekçenin ise iddiayı gerçekten destekleyip desteklemediğinin mutlaka sorgulanmasını tavsiye eder. Günlük hayatta kurduğumuz çoğu argümanın geçersiz oluşunu ise duygularımızın düşüncemize sızmasına bağlar. Bir kişinin “O güvenilir biri çünkü bana iyi davranıyor.” demesinin aslında gerekçe-sonuç ilişkisi taşımadığını örnek vererek vurgular. Böylece yazar, kendi yargılarımızın çoğunun aslında gerekçelere dayanmadığını yalnızca hoşumuza gittiği için doğru kabul ettiğimizi hatırlatıyor.
Düşünmenin sağlamlığı için yazarın sunduğu geçerlilik testleri ise kitabın en öğretici bölümlerinden biridir. Tutarlılık testine, kimseyi yargılamamamız gerektiğini söyleyen birinin hemen ardından bir başkasının davranışını acımasızca eleştirmesi örnek verilebilir. Bu basit çelişki, düşünmenin değil reflekslerin konuştuğu anları gözler önüne serer. Nedensellik testinde ise “Sınavım kötü geçti çünkü öğretmen beni sevmiyor.” gibi gerekçesi olmayan çıkarımların düşüncenin altını nasıl boşalttığını anlatır. Kanıt testini işlerken, insanların çoğu zaman duyduklarını hislerinden dolayı doğru kabul etmelerini eleştirir. Olasılık testinde ise yalnızca tek bir ihtimali düşünerek karar veren birinin örneğin kapı çalınca “Kesin kötü bir şey oldu.” diyen birinin düşüncesini korkunun yönettiğini gösterir.
Çıkarım yapılarını anlattığı bölümde yazar, insanın düşünürken farkında olmadan hangi yollardan ilerlediğini açık bir dille ortaya koyar. Tümevarım için bir kahveciden her zaman iyi kahve içtiği için bir gün kahvenin kötü çıkmasına şaşıran birinin aslında genellemenin esiri olduğunu söyler. En iyi açıklamaya çıkarımda ise, komşunun ışığı yanmadığında kesinlikle evde olmadığını düşünmenin makul ama kesin olmayan bir çıkarım olduğunu gösterir. Bu küçük örnekler, insanın kendi düşünme sürecinin farkına varmasını sağlayan güçlü dokunuşlardır.
Düşünmenin Alfabesi, bittiğinde insanda şöyle bir duygu bırakıyor: Sanki yazar düşünmeyi bize dışarıdan bir bilgi olarak değil, içeriden bir sorumluluk olarak hatırlatıyor. Okurken birçok yerde kendi davranışlarımı, verdiğim tepkileri, aceleyle kurduğum yargıları düşündüm. Bizim için sıradan görünen pek çok düşünme biçiminin aslında düşünmek değil yalnızca alışkanlıkların ve duyguların otomatik tepkileri olduğunu görmek insanı rahatsız ediyor. En çok da modern insanın yüzeyselliğe ne kadar kolay teslim olduğunu fark ettim: Sosyal medyada gördüğümüz bir cümleye hemen inanmak, bir davranışı tek bir ana bakarak yorumlamak, biri bizi övdüğünde ona iyi biriymiş gibi yaklaşmak … Bunların hepsi aslında yazarın bahsettiği düşünmeyi unutuşun günlük hayattaki küçük ama güçlü izleridir.
Yazarın kavramlar üzerinden anlattığı şeylerin hayatımda karşılık bulması kitabı benim için değerli kıldı. Mesela tutarlılık üzerine yazdıkları, insanın kendini kandırmakta ne kadar usta olduğunu gösteriyor. Olasılık kısmında ise tek bir ihtimale saplanıp kalmanın, düşüncenin nasıl daralmasına sebep olduğunu anladım. Bir şey olduğunda aklımıza gelen ilk ihtimali gerçek kabul etmenin ne kadar yorucu olduğunu gözlemleme şansı buldum. Bunların hepsi bizi yavaş yavaş kendimize karşı körleştiriyor. Yazarın bu körlüğü küçük örneklerle göstermesi kitabı salt düşünce metni olmaktan çıkarıp gündelik hayatın içinden bir yüzleşmeye dönüştürüyor.
Kitabı okurken düşünmenin sandığımdan çok daha incelikli, çok daha emek isteyen bir şey olduğunu gördüm. Düşünmek yalnızca bilgiye sahip olmak değil, o bilgiyi nereden aldığını, onu nasıl değerlendirdiğini, gerekçelerinin ne kadar sağlam olduğunu sürekli kontrol etme halidir. Düşünmeyen insanın kolay kırıldığını, kolay yanıldığını, kolay manipüle edildiğini görmek de bir o kadar sarsıcı. Bu kitabı okuduktan sonra düşünmek benim gözümde sadece zihinsel bir faaliyet değil; insanı daha adil, daha sabırlı, daha insaflı kılan bir ahlak biçimi hâline geldi.
Bu yüzden Düşünmenin Alfabesi, kavramları tanıtan bir kitap olmaktan çok insanın kendine dönüp “Ben gerçekten düşünüyor muyum?” sorusunu sormasını sağlayan bir rehber gibi. Bence kitabın en büyük başarısı da bu bağlamda kavramlarla değil, insanla ilgileniyor olmasıdır. İnsanın kendi iç sesini duymasına izin veren yalın bir üslubu var. Kitabı bitirirken, düşünmenin öğrenilen bir beceri olduğunu, bu beceriyi geliştirmeden ne kendimizi ne de hayatı anlayabileceğimizi derinden hissediyorsunuz.




