HESABIM
GİRİŞ YAP

Hoşgeldiniz! Hesabınıza buradan giriş yapabilirsiniz.



Yardım
ya da
YENİ HESAP OLUŞTUR

Bilgilerinizi girerek yeni bir hesap edinebilirsiniz.



Bir Kitap,Bir Sunum

DOGU VE BATI ARASINDA ISLAM KITAP DEGERLENDIRMESI

  

   Eski çağlarda halkın önde gelen, bilge insanlarının birçoğunun yalnız tek bir alanda uzmanlaşmaktan ziyade birçok alanda alim sayılabilecek düzeyde bilgi sahibi olduğunu biliyoruz. Pisagor’un asıl dalı geometri iken felsefeyle de yakından ilgilenmiş, bunun yanında Platon da asıl dalı felsefe iken kurduğu academia’daki öğrencilere geometri dersi vermiş, hatta academia’nın kapısına ‘geometri bilmeyen giremez’ yazılı bir tabela astırmıştır. Ne var ki aradan geçen yıllarda bilimlerin kapsamı genişledi ve bütüncül eğitim eski önemini yitirdi. Maalesef, bizim çağımızdaki bilim insanlarının çoğu araştırmalarını yalnız kendi dallarıyla mahdut bir alanda sürdürüyor ve kendi dallarının dışına çıkıp komple bir bilimci olmaktan imtina ediyorlar. Ancak istisnai şahsiyetler de yok değil. Hatta, mezkur istisnaların en güzidelerinden birinin de yakın çağımızda yaşamış ve Sırp mütegallibelere karşı verdiği destansı mücadeleyle aklımıza kazınan Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç olduğu rahatlıkla söylenebilir. Siyaset, din, ahlak, felsefe ve sair birçok alanda kendini fevkalade yetiştiren Aliya, ayrıca Bosna Hersek’in kaos dolu yıllarını gözlemleyerek büyümesi ve Bosna’daki zulme dur demek için örgütlenen topluluklara iştirak etmesiyle tam bir aksiyon adamı haline gelmiştir.

   Çağların değişmesi ve ekonomik tüketimin artması, toplumsal kaidelerin değişmesi ile eski barbar, kemter batı kültürü şaha kalkmış ve kadim İslam kültürü arka plana gerilemiştir. Bunun sebebini ise kısaca şöyle açıklayabiliriz: Avrupa yaptığı dini reformlar sayesinde gelişmelerinin önündeki en büyük engel olan dini, müthiş mantıklı bir hamle ile kenara itti. Buna mukabil İslam coğrafyası o güne kadar ilim ve bilimin bayraktarlığını yapmasının miftahı olan dinlerinde zaten gevşemeye, dolayısıyla ilimde yavaşlamaya başlamıştı. Batının dini rafa kaldırdıktan sonra geliştiğini gören İslam toplumları zaten gevşek tuttukları dinlerini batıya özenerek onlar gibi büsbütün tekaüde ayırdılar ve batının ayak izlerine basarak onları yakalama hevesine tutuldular. Oysaki o gün kavrayamadıkları bir şey vardı; İslam bilimde ilerlemeye engel değil aksine bilimde ilerleyişin altın anahtarı konumundaydı. Yani batı ilerlemek için dinini kenara atmaya, şark medeniyetleri ise İslama sımsıkı sarılmaya mecburdu. Vaziyet böyle olmayınca şark medeniyetleri garp medeniyetleri karşısında mağlup ve kadit hale geldi.

    Mağlup haldeki şark medeniyetlerinin ayağa kalkması için İslama modern şartlara göre yeni bir yorumlama getirilmesi gerekiyor. Bu zorlu görevi yerine getirebilecek kişinin şüphesiz yalnız İslam dinine değil diğer birçok ilme de vakıf olması gerekir. Modern zamanda bahsedilen profile en muvafık şahsiyetlerin başında gelen Aliya İzzetbegoviç de sorumluluğunun farkına varmış ve taşın altına elini koyarak İslama yeni bir soluk getirmeye tevessül etmiştir.Bu tevessülün köşe taşlarından biri de kuşkusuz Doğu ve Batı Arasında İslam kitabıdır. Bizzat Aliya’nın eserin başında yazdığına göre:“Bu kitap teoloji değildir; yazarı da teolog değildir. Bu bakımdan kitap, doğrusu aranırsa İslam’ı bugünkü neslin konuştuğu ve anladığı dile tercüme teşebbüsüdür.” Görüldüğü gibi Aliya kitabın önemini ve mefkuresini en mükemmel şekliyle kendisi izah etmiştir.

   Gerçek hayatta insanlar az veya çok bir itidal halindedir. Yani insanların aşırı uçlarda gezenlerinin sayısı pek azdır. Çoğu kişi ne tamamen barışçıl ne tamamen hırçın, ne tamamen aksi ne de bütünüyle tatlı huyludur. Bunun yerine aralarda bir yerlerde dururlar ve bazen barışçıl bazen hırçın, bazen aksi bazen de tatlı huylu olurlar. Buna karşın felsefi fikirler hep uçta durmuştur. Örneğin rasyonalizme göre doğarken her şeyi biliriz ve sonra bu bilgileri hatırlarız, bütün bilgiler aprioridir. Tabula rosa fikrine göre ise insan doğduğunda hiçbir şey bilmez, her şeyi sonradan öğrenir. Yine Pisagor’a göre bütün varlığın temeli sayılarken, materyalizme göre atomdur. Ta ki Descartes’in dualizmine kadar felsefi fikirler devamlı uçlarda gezinmiştir. Ancak az ya da çok itidal içinde bulunan insanın ruh yapısını ve varlığını açıklamaya çalışan felsefi akımların sınırlarda gezmesi ve aşırıcı olması ne derece doğrudur? Aliya’ya göre de ruha hitap eden fikrin itidalli olması gerekirdi ve İslam dulalizmden asırlar önce bunu başarabilmişti.

   Aliya kitabında modern dünyanın içine düştüğü kargaşada İslam nerede durmaktadır? sorusunun en mantıklı cevabının arayışına girmektedir. Onun inancına göre mevcut dünya görüşleri üç farklı tabanda toplanabilir:dini dünya görüşü, materyalist dünya görüşü ve son olarak İslami dünya görüşü. İzzetbegoviç’in savına göre felsefi düşünceler kaynağını akıldan alır ve akıldan doğar. Halbuki sayısız örnekle sabittir ki yalnız aklı ya da ruhu baz alarak insanın doğasına uygun ve itidalli bir düşünce sistemi oluşturulamaz. Dolayısıyla materyalizmin ve dini dünya görüşünün de bu kalıplarını kırmadan kurtuluş yolu olarak kabul edilmelerinin mümkünü yoktur. Öte yandan İslam ise iki uç görüşün aksine insanın kurtuluşunun yegane ve tükenmez ümidi konumundadır. İslam birbirlerine taban tabana mütenakız olan materyalizm ve maneviyatçı dünya görüşünün ortasında bir muvazene noktası teşkil eder. Fakat buradaki ortadan kasıt matematiksel manada bir aritmetik ortalamadan ziyade mantıki bir ağırlık merkezidir. Misalen İslam oruç ile hem manevi yön olan ibadeti, hem de materyalist bakımdan perhizi dualist bir düzlemde aynı noktaya getirmeyi başarır.

   Aliya’ya göre İslam okunması gereken bir edebi eser yahut ulvi bir makale değil, insanın hayatına uygulamak mecburiyetinde olduğu bir şiyarlar  bütünüdür. İzzetbegoviç ‘ne var ki Kur’an edebiyat değil, hayattır’ sözüyle İslamın insanlığı aydınlığa götüren ancak ve ancak tek yol olduğunun ve aksiyona dökülmesinin ehemmiyetinin altını kalın bir çizgiyle çiziyor.

   Aliya kitabında materyalizm ve maneviyatçı dünya görüşünü Darwin ve Michelangelo üzerinden uzun uzadıya anlatmaktadır. Darwin’in evrim teorisine göre insan doğanın belirli süreçlerinden geçerek en mükemmel makine halini almıştır. O evrim süreçlerini en mükemmel biçimde atlatarak en mükemmel hayvan olmuştur. Tam zıddı şekilde Michelangelo da sanatıyla insanın sadece manevi yanını ele almış, insanın yalnız ruhsal yanına hitap ederek dünyevi-hayvani- cihetini bütünüyle saf dışı bırakmıştır.

   Aliya İzzetbegoviç’e göre insan ile hayvan arasındaki fark yalnızca zeka ve birtakım fiziki ayrılıklardan müteşekkil değildir. İnsanın hayvanlardan farklı olarak asla göz ardı edilemeyecek bir manevi yönü vardır. İnsan hayvanlardan farklı olarak sanat yapar. Sanatı da Darwin’in ‘canlıların yaptığı her şey soyunu devam ettirmek amacını taşır’ görüşünün aksine sadece ruhunun hoşuna gittiği için, herhangi bir maddi çıkar gözetmeden yapar. Dahası insan oyun oynar. Doğada da aslanların ve diğer bazı hayvanların oyun oynadığını görebiliriz, ancak pek açıktır ki hayvanlar oyunlarını avcılık veya hayatta kalma becerilerini geliştirmek maksadıyla oynarlar. İnsan ise oyun oynarken yemek bulmak, hayatta kalmak gibi; sair başka bir amaç gütmeden, ekseriyetle yalnız mutlu olmak ve ruhunu hoşnut etmek gayesini taşır. Dolayısıyla insanı mükemmel hayvan olarak tanımlamak, insanın yalnız hayvanlara ait özelliklerin en mükemmelleşmiş şekillerini taşımasının yanında, hayvanattan tamamen farklı özelliklere sahip olmasını ihmal ettiği için hatalı olacaktır. Diğer yandan Michelangelo da insanın hayvani yanını hiçe sayarak yalnız ruhi yanıyla alakadar olmuştur. Oysaki insan yemeye, uyumaya ve sair başka dünyevi hallere ihtiyaç duyar. İnsanın bu zaruri hallerden mahrum kalması durumunda yalnız bedenen değil ruhen de hasta konuma düşer. İnsanda ölüm anına kadar ruh ve beden birbirine sırt sırta dayanmıştır. Eğer bedenin önemini boşaltıp ruhun sırtını boşa verirsek ruh muvazenemizi korumamızın da mümkünatı kalmaz.

   Aliya’ya göre insanlığın gelişimi, maneviyat ve maddiyatın birlikteliğiyle husul bulabilirdi. Eski insanlar hem toplum içinde üretim ve tüketimde pay sahibi oluyor, hem de meditasyon ve tefekkürler yaparak ruhlarının saadetlerini sağlıyor, böylece ruh ve beden arasındaki muvazeneyi muhafaza ediyorlardı. Lakin garp toplumunun Darwinist görüşü temel alarak dini tamamen rafa kaldırması ve insanı mükemmel hayvan olarak tasavvur etmesi ruh-beden muvazenesini tepetaklak etti. İnsanların ruhi tarafı köreltildi ve ortaya dev üretim-tüketim toplumları çıktı. Bu durum garp medeniyetlerinde fevkalade bir hazımsızlık yaratmıştır. Maddiyatta gelişen batı huzur ve mutluluktan uzak kalmıştır. Sonuçta batı devletleri en fazla milli hasılaya, en yüksek teknolojiye sahip olsa da ahlak ve huzur devre dışı kalmıştır. Yapılan araştırmalara göre dünyada en çok tecavüz olayı ABD’de meydana geliyor. Her 4 saniyede bir, bir kadın tecavüze uğruyor. En çok intihar ve cinayet olayları batı devletlerinde görülüyor. Yine araştırmalara göre dünya üzerindeki insanların mutluluk eğrisi ile maddi gelir eğrisi birbirinin tam zıddı konumda. Bütün deliller garp medeniyetlerinin yaptığı işte büyük sıkıntıların varlığına işaret ediyor.

   İnsanı mükemmel hayvan olarak gören batı onu doğar doğmaz bir sistemin içine hapsetmeye başladı. Tefekkürün yarattığı boşluğu televizyon ve bilgisayarla doldurmaya çalıştı. Kısmen de başarılı oldu. Artık devletlerin halkı üzerinde otorite kurması için güçlü ordulara ihtiyacı kalmadı. Medya iktidarını ellerinde tutmaları insanları kontrol etmek için yeterli oluyordu. Fakat batının hesap etmediği bir şey vardı: İnsan doğası hayvanlardan farklı olarak sistemleştirilmeye karşı çıkar. Sistemleşmeye karşı çıkmak isteyen insanlar da yasaları delmeye başlar.Garp, maddileşmenin getirdiği hazımsızlık sonucu; mezarlıktan çaldığı cesetlere tecavüz eden Edward Gein’i, küçük çocuklara tecavüz edip etlerini yiyen Albert Fish’i, kedi ve köpeklerin başlarını kesip onlara tecavüz eden Lee Lucas’ı, tarihin en büyük diktatörleri Hitler’i, Mussolini’yi, Stalin’i ve nicelerini kustu. İnsanlık tarihine sayısız lekeler sürdü.

   İnsan doğasının hayvan doğasından büsbütün farklı olduğunun en büyük kanıtlarından biri de psikoloji biliminde bulunur. Modern psikolojide uzunca bir süre behaviorism akımı hüküm sürmüştür. Bu akımda insan doğasının hayvan doğasıyla özdeş olduğu kabul edilir. Bu sebeple tüm psikolojik deneyler fareler üzerinde laboratuvar ortamında yapılır. Çıkan sonuçların insanlar için de aynen geçerli olduğu varsayılır. Behaviorismin hakim olduğu süreçte psikoloji insan ile olan irtibatını kesmiş tamamıyla hayvanlar üzerine yönelmiştir. Ancak bir süre sonra deney sonuçlarıyla insan davranışlarının birçok noktada çeliştiği görülmüştür. Doğal olarak da behaviorism tüm geçerliliğini yitirmiş ve yerine behaviorismle taban tabana zıt, insanı temel alan humanizm doğmuştur. Behaviorismin yıkılması insanın en mükemmel hayvan değil, hayvandan apayrı bir varlık olduğunu apaçık kanıtlamıştır.

  Aliya kitabında bugün uygarlık olarak isimlendirilen kavramın kadını bir obje olarak yeniden tasarladığının ve şahsiyetini ondan çekip aldığının altını çiziyor. Uygarlık kadının en özel ve mükemmel vasfı olan anneliği değersiz kılmıştır. Anneliği bir çeşit modern kölelik olarak nitelemiştir. Çocuksuz aileleri ve nikahsız çiftleri idealize etmiştir. Bugünkü Avrupa ve Amerika devletlerine bakarak anneliğin ve kadınlığın batıdaki yeri kolayca tahlil edilebilir.

   Aliya’ya göre İslam, Yahudilik ve Hristiyanlığın ortalarında bir yerde bulunur. Çünkü o Yahudiliğin yüzünü tamamen dünyaya döndüğü ve modern kültürle birebir örtüştüğü kanaatindedir. Diğer taraftan Hristiyanlık da yüzünü tüm dünya nimetlerinden çevirmeyi ve semavi olana hem ruh hem bedenle yönelmeyi amaçlar. Öyle ki bir yanağına vurulduğunda öbür yanağını çevirmeyi öğütler. İki dinden de farklı olarak İslam ise yine bir itidal çerçevesindedir. Hem dünyaya hem semaya dönüktür. İslamın doğuşuna bakarsak ilk dini liderlerin aynı zamanda toplum lideri olması ve İslam sancağının altında hemen bir devlet kurulması  içinde barındırdığı itidalin en iyi örneklerindendir.

   İslamın temelindeki dualizmi kavramak fevkalade önem arz etmektedir. Örneğin İslamda hem bireysel hem toplumsal ibadetler bir arada bulunur. Oruç bireyseldir. Kişinin iç huzuruna ulaşmasına ve tefekkür etmesine neden olur. Zekat ise toplumsal bir ibadettir ve toplumdaki geliri dindaşlar arasında dağıtarak sosyal düzenin korunmasına yardımcı olur. Namaz ise başlıca kendi içinde bir dualizm taşır. Cemaatle kılınan namaz yalnız insanın ruhen gelişmesini sağlamakla kalmaz aynı zamanda toplumsal beraberliği pekiştirir ve insanı modern dünyada sık görülen yalnızlıktan korur. Aynı zamanda namazın on iki şartından ikisi olan hadesten taharet ve necasetten taharet müslümanların her daim bedenlerini temiz tutmalarını sağlar.

   Aliya’ya göre materyalist ütopyalar ve dünyeviliğini yitirmiş dinler gerçek hayata uygulanmaya kalkışıldığında manasını kaybeder. Dolayısıyla gerçek dünyada gerçekliğini yitiren bu görüşler insanı mutluluğa ve hakikate götüremez. Bu sebeple insan itidalin en mükemmel hali olan İslama her şeyiyle teslim olmalıdır. Yani İslam bir teslimiyet dinidir. İslam teslimiyette, teslimiyet de İslamdadır.  Aliya da kitabının son cümlesinde ‘ey teslimiyet! senin adın İslamdır’ diyerek İslam ile teslimiyet arasındaki sımsıkı bağa bir kez daha vurgu yapmıştır.

   Bugün İslamın hür yürekli gençlerine düşen İzzetbegoviç’in fikirlerini anlamak ve onun gibi kendini hemen her alanda geliştirmektir. Genç neslin sahip olduğu dinamizm, modern İslamı Aliya’nın kurduğu temellere oturtarak yeniden hak ettiği değeri bulmasını sağlayacak ve yekün bir necat günü için umutlarımızı diri tutacak yegane kaynak durumundadır.

                                                                                                         FURKAN BAŞKAN