HESABIM
GİRİŞ YAP

Hoşgeldiniz! Hesabınıza buradan giriş yapabilirsiniz.



Yardım
ya da
YENİ HESAP OLUŞTUR

Bilgilerinizi girerek yeni bir hesap edinebilirsiniz.



Hamza Alan | İstanbul Medeniyet Üniversitesi - Hukuk

Yanılsamanın En Özgür Hali: Kapital İnsanın Kavram ve Hakları

The Freest Form of Illusion: Concepts and Rights of the Man of Capital

ÖZ

Sermayenin oluşumu ile işçi-sermaye arasındaki ilişki kutuplaşma temayülünde seyrederken; öte yandan misyon olarak toplumu bir arada tutmayı amaçlayan hukuk sistemi, sözgelimi adaletin kudret eli olma meşruiyetini de kullanarak var olan bu problemi bölmek, parçalamak ve yönetmek yani “çözmek” ile meşguliyet göstermiştir. Çalışmamızda eserin ilk cildini inceleyerek, meta, değer, emek ve sermaye birikimi ve diğer başat kavramlar üzerinden Marx’ın Kapital[1] adlı eserinde ortaya koyduğu çözümlemeler anlatılacaktır.

İnsan hakları doktrini ve bu öğretinin kurumları: “Bireyin” özgürlüğünü, eşitliğini ve tabiatıyla mülkiyet hakkını koruduğunu ifade ederken, kapitalist üretim biçimi ile bu haklar arasındaki ilişki, gizil perdenin arkasında kalmıştır. Özellikle sözleşme kurmada özgürlük, mülkiyet hakkı, fikri sınai haklar ve insanca yaşam hakları yönünden mesele ele alınacaktır. Çalışmamızda, insan haklarının fetişist bir formunun olup olmadığı ile kapital üretim ilişkilerinin meşruiyetindeki ideolojik bir aygıt olarak etkisine değinilecek olmakla beraber ana eksen temel kavramları anlamak üzerinden gidecektir. Çalışmanın temel amacı, Kapital’in birinci cildinin ortaya koyduğu temel kavramları okuyucunun semantik ağına kazandırmak ve çağdaş insan hakları pratiğine bu zaviyeden bir kritik  penceresi açmaktır.

Anahtar kelimeler: İnsan, Birey, Emek, Değer, İnsan Hakları, Evrensel İnsan Hakları Statik Egemen Öznesi

ABSTRACT

While the relationship between capital formation and workers and capital tends towards polarization, the legal system, whose mission is to hold society together, has also engaged in dividing, fragmenting, and governing—in other words, "solving"—this existing problem, using the legitimacy of justice as the powerful hand. This study will examine the first volume of the work and explore Marx's analyses in Capital, focusing on commodities, value, labor, and capital accumulation, and other dominant concepts.

The doctrine of human rights and its institutions: While it states that it protects the "individual's" freedom, equality, and, naturally, the right to property, the relationship between these rights and the capitalist mode of production remains shrouded in mystery. The issue will be addressed, particularly in terms of freedom to form contracts, property rights, intellectual and industrial property rights, and the right to human life. While our study will address whether human rights have a fetishistic form and their impact as an ideological device in the legitimacy of capitalist production relations, the main focus will be on understanding the fundamental concepts. The main purpose of the study is to bring the basic concepts put forward by the first volume of Capital into the reader's semantic network and to open a critical window on contemporary human rights practice from this perspective.

Keywords: Human, Individual, Labor, Value, Human Rights, The Static Sovereign Subject of Universal Human Rights


Giriş

Kapital 19.yy’da ortaya koyduğu teori bağlamında dönemine oldukça etki etmiş bir eserdir. Sanılanın aksine yalnızca ekonomi ve sosyoloji alanında değil, siyaset bilimi, felsefe ve hukuk dahil multidisipliner bir çalışma olarak insan toplulukları üzerinde derin izler bırakmıştır. Eserinde esasen klasik ekonomi politiğin eleştirisini getirmiş olmakla, kapitalist üretim şeklinin mekanizmasını deşifre etmeyi hedeflemiştir.

Eserin ilk cildi, kapitalist üretim sürecini; insan, emek, meta, değer, sermaye, sömürü kavramları üzerinden inceleyerek; artık değerin kaynağını, sermaye birikiminin temelini ve hülasa işçi sınıfının sosyal politik anlamda yer aldığı katmanı inceler. Sosyal bilimlerde “Alman Metodolojisi” olarak da bilinen fakat tab’en mantıksal ve bilimsel incelemenin çağın berisinde ve ötesinde insan kavrayışına içkin bir tür temayül olarak var olan köke inme metodu; Marx’ın da incelemesinin temelini oluşturmaktadır. Görünüşte basit olan şeyler ve toplumsal ilişkilerin ardında gizli olan ilişkileri inceleyerek, parçadan bütüne kapitali doğuran amilleri bir bütün olarak tespite girişmiştir.

Emek-değer, artık değer-sermaye kavramlarının düşün diline oturtulması ile yeni soruların kapısı aralanmaktadır. Artık nesneler birer emek ürünü insanlar ise birer emekçidir. Bir bakıma Marx getirdiği bu kavrayış ile siyasal hayatı yeni bir taraf teşkiline ilzam etmiştir: Kapital ve emeği sömürülenler. Bu zaviyeden kimi kavram ve kurumların masumiyeti şaibeli hale gelmiş, giderek köklü bir değişimin doygunluğunu sağlayacak paradigma oluşmuştur.

İnsan hakları, cari hukukun hiyerarşik olarak en temel kavramsal ve kurumsal dayanaklarından biri olarak “bireyin” özgürlüğünü, eşitliğini ve onurunu bilcümle korumayı, güvence altına almayı hedefleyen bir tür kavramlar çatısını ifade eder. Bu husus İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde[2] : “İnsanlık ailesinin bütün üyelerinde bulunan haysiyetin ve bunların eşit ve devir kabul etmez haklarının tanınması” olarak ifade bulmuştur.  Bu muvacehede sözleşme özgürlüğü, mülkiyet hakkı ve insanca yaşam hakkı bireylerin, toplumsal hayat içerisinde birlikte yaşamalarını yeterli kılacak ölçüde -sınırları maktu bir özgürlük alanı olarak- tanzim edilmiş temel haklardandır.

Çalışmamızda, Kapital’in birinci cildi -süregelen metoda uyularak-, temel kavramlar üzerinden incelenecek, bir bütün olarak Kapital eserini var eden kavramlar okuyucunun semantik ağına hitaben açıklanacak; sonrasında defaten Marx’ın ortaya koyduğu kapital sistemin ağında evrensel insan hakları statik egemen öznesine bir kritik getirilecektir.


1. Temel Kavramların Değerlendirilmesi

Düşünmek, verili ortamın sundukları üzerine soyutlama vasıtasıyla yürütülen bir tür içe dönük iletişimsel süreçtir. Bu yönüyle düşünmenin kavramlarla gerçekleştiği bilinir. Nitekim aksi kanaatin ilzamı için bu kavramları düşünmek yeterlidir. Şu hâlde başkasına ait bir düşünceyi kavrayış da ancak ortaklaşma ile mümkündür.

Düşüncenin kavrayışına giden yol yine ondan geçer. Bir yumak halinde kendisini saran kavram ağını çözmek tüketilecek ilk yol olacaktır. Fakat belirtmek gerekir ki kavramlar, çoğu zaman düşünceye araç olmaktan çok daha fazlasıdırlar. Onlara odaklanıldığından zihni alışılmış kalıplarından sıyırır, düşünceye varan ufku açarlar. Böylelikle yeni bir dilin kapıları aralanır, kişiye var oluşa dair farklı bir görgü katar. Hülasa kavramlar ile kurulan bağ, her seferinde gerçeğe dair bir deneyim sunar.

Bu bakımdan çalışmamızın esasını Marx’ın Kapital’de ortaya koyduğu öğretinin temel kavramlarına ayırmayı yerinde görüyoruz.


1.1. Meta

Meta, Arapça kökenli bir kelime olup; mal, ticaret malı anlamını taşır. Marx ise Metayı: “Şu ya da bu türden insan gereksinimlerini gideren dışsal bir nesne”[3] olarak tanımlar. Buna göre bir şeye meta diyebilmek için öncelikle insan merkezli düşünmek gerekir.[4]

Bir şeyin meta olmasının müşahhas yönü ticarete konu olabilmesidir. İnsan gereksinimlerini karşılama vasfı bu açıdan düşünülmelidir. Yani örneğin bir porsiyon yemek, insanın doyma ihtiyacını karşılaması yönüyle kolaylıkla meta olarak kabul edilebilecektir. Öte yandan bir poşet içerisindeki hava meta olabilecek midir? İşte metanın kavrayışı bu soruya mündemiçtir.

İnsanların topluluklar halinde yaşamaya geçmesinin temelinde ihtiyaçlar vardır.[5] Tek bir insanın örneğin bir gömleği üretmesi için harcadığı zaman ve elde ettiği ürün ile organizasyon içerisinde olan bir insan grubunun aynı gömleğin üretimi için harcadığı zaman ve elde ettiği ürün arasında, hatırı sayılır fark vardır. Bu durum geometrik artış ile açıklanır.[6] Bu durum toplumsal birlikteliği ekonomik zorunluluğa dayandırır. Marx’a göre bu haliyle ortaya çıkan toplumun temel yapı taşı, metadır.

Metanın kendisine içkin ikircikli bir yapısı vardır. “Meta olabilmek için, ürünün, kullanım değeri olarak hizmet edeceği başkasına, mübadele yoluyla aktarılması zorunludur”[7]  Şeyin meta olabilmesi için kullanım değerine sahip olmasının yanında mübadele değerine de sahip olması gerekir. Bu yönüyle başta sormuş olduğumuz sorunun cevabına da oldukça yaklaşmış olmaktayız. Şu halde değer kavramının üzerinde durmak elzemdir. Fakat değer kavramanın anlaşılması için öncelikle emeğin anlaşılması gerekir.


1.2. Emek

Marx’ın düşünce sisteminin en başat kavramlarından bir hiç şüphesiz emektir. Marx’a göre meta toplumun temel taşıyken, emek ise toplumsal ilişkilerin temelini kuran unsurdur. Bu açıdan emek kavramının Kapital’deki yeri ve önemini kavramak, bu eserin getirdiği sistem ve kritiği anlamak açısından elzemdir.

Emek, eski Türkçe "zahmet, eziyet, acı" anlamına gelen  “emgek” kelimesinden gelir.[8]    Bu çerçevede emek, bir işin yapılması için harcanması zorunlu olan fiziksel ve zihinsel uğraşların bütününü kapsar.

Marx’a göre emek insanın doğa ile kurduğu ilişkinin en görünür halidir. “İnsanın, kendi faaliyetiyle, doğadaki maddelerin biçimlerini kendisi için yararlı olmalarını sağlayacak şekilde değiştirdiği gün gibi açıktır.”[9] İnsan, emeği ile değer yaratır. Değer denilen şey tamamıyla insanın yararlı olana ulaşmak için yaratıcı düşüncesine emek ile form vermesidir. Bu bakımdan insanın üretken yanı emekten ibarettir. Fakat hayvanlardan farklı olarak insanın emeği, bir tasarıdan kaynaklanan amaca dayanır.  En azından bir tasarı amacındadır. Bu açıdan görünüşte doğayı dönüştüren emek, aslında insanlığın kendisini gerçekleştirmesine hizmet eden bir araçtır. Bunun için de doğadan beslenir.[10] Ayrıca emek doğadan beslenmekle kalmaz, aynı zamanda doğada iş tutar. Yani emek bir yandan doğayı dönüştürürken öte yandan belirimini de gerçekleştirir.

Marx’a göre Kapitalist toplumda emeğin özgür yaratıcılık içeren kısmı körelmiştir. Kapital insan[11] emeğine ve emeğinin ürününe yabancılaşmıştır. Metanın üretim sürecinin olabildiğince fazla parçalara ayırılması ile kişinin emeğinin sonucunu görmesine imkan kalmamıştır. Kişi hem ürününe hem üretim sürecine hem de piyasaya (pazara) yabancılaşır. Fakat en önemlisi kapital insan kendi yaratıcı özüne, “insanlığına”[12] yabancılaşır.

Kapitalde emek iki form halinde ele alınmıştır. Bunlardan ilki amaca (kullanıma) matuf yararlı (somut) emektir. Belirli bir kullanım değerini üretmeye özgülenmiş faaliyetler içeren emek yararlı emektir. Örneğin bir terzinin gömlek üretmesi veya bir dokumacının keten bezi üretmesinde harcadıkları emek budur. Öte yandan mübadelenin ölçüsü olan emek soyut emektir. Yani mevcut tüm yararlı emeklerin kapital piyasa içerisinde indirgendiği ve birbirleri ile değiştirilebildiği formdur. Bu kavram Marx’ın mübadele değeri teorisinin merkezinde yer alır. Bu bakımdan üretken yararlı emek metaların mübadele ilişkilerinde ortak dil olarak, aralarındaki ilişkiyi sağlar.

Şu halde kullanım değerinin üreticisi olan emeğin soyut yönünü daha yakından incelemek gerekir. Emeğin bu meta toplumsal[13] niteliği kendileri arasındaki ilişkide, değişim ilişkisinde ortaya çıkacaktır.


1.3. Değer

Değer nedir? Bir şeyi değerli kılan nedir? Değer ile anlam arasında bir ilişki var mıdır? Değerli olan anlam mıdır yoksa anlamlı olan mı değerlidir? “Bir şeyin değeri ona yüklenen anlamdan kaynaklanmaktadır. Başka bir deyişle değerler onlara anlam yüklendiği, anlamlı görüldüğü için değerlidirler.”[14] Öncelikle değer ifadesinde edilgen olan “şey” iken etken olan kişidir. Yani kişinin şeye anlam yüklemesi ile şey o kişi için değerli hâle gelir.

Marx’a göre değerin kaynağı, kişinin şey üzerindeki harcadığı emekten ibarettir.  Kapital açısından değer kavramı ikiye ayrılmaktadır. Bunlar şeylerin yararlılığına ilişkin olan kullanım değeri ile değişimlerine dayalı mübadele değeridir.


1.3.1. Kullanım Değeri

“Bir şeyin yararlılığı onu kullanım değeri haline getirir. Meta cisminin kendisidir.”[15] Kullanım değer, şeyin kullanımı sırasında değerini gösteren nesnenin anlamlandırılmış formudur. Bu anlamın bir gereği olarak etki altında, yani kullanıldığında bu değeri gösterir. Toplumsal yönü ile şeyin yararlılık oranlarının tümü kullanım değeridir. Örneğin bir kumaş kullanım değeri olarak: Temizlik malzemesi, pantolon, gömlek, çanta vs. yanında; aynı zamanda bir arzunun da değeri olabilir.

Kimisi için kumaş yalnızca konfeksiyon olma niteliği ile anlamlıyken, kimisi için de bir tür hatıranın formu olabilir. İşte en başta sorduğumuz: “bir poşet içerisindeki hava meta olabilecek midir?” sorusuna da cevap vermiş oluyoruz. Bir şeyin yararlılığı oldukça sübjektif bir formda olabilir. Yani örneğin Kadıköy’ün havasını oldukça seven birisi için bir poşet Kadıköy havası kullanım değerine sahiptir. Ayırt ediciliği olmasa dahi örneğin bir poşet x havası; kişinin menşeine dair bilgi sahibi olmamasında dahi kullanım değerine sahip olabilir.

Bu aşamada kullanım değerinin anlaşılması en mühim yerine gelmiş bulunmaktayız. Kullanım değeri yalnızca fizik-bedensel bir ihtiyacın giderimine hitap etmez. Aynı zamanda ruhsal tatmin, arzu giderici yönüyle de anlamlıdır. Kişinin onu istemesi, ona yönelik bir irade geliştirmesi; o şeyin bir kullanım değeri ifade etmesine yeter. Bu bakımdan metanın o veya bu yarar niteliğine göre kullanım değeri alması mümkündür. İşte bu türden bir farklılaşma kapitalin hem işine gelir hem de amacıdır.

Kullanım değeri nitel ve nicel olmak üzere iki yanlıdır. Açıkladığımız yararlılık vasfı kullanım değerinin nitel yanını teşkil eder. Kapital için, meta satılsın da nasıl satılırsa satılsın, tüketicinin hangi yararlılık amacı ile metayı kullandığı önemli değildir. Marx, bu yönüyle kapitalin ahlakını da ortaya koymuş bulunuyor. Silah, uyuşturucu, insan ticareti, organ ticareti vs. kapital için piyasa koşullarında var olan talebe arzdan başka bir anlama gelmez. Onu vahşileştiren işte bu anlayıştır.

Kapital açısından bir sonraki aşama kullanım değeri yaratmaktır. Bu noktada yararlılık yanılsamaları yaratarak[16] esasen mantıklı bir kullanım değeri olmayan bir şeyi meta haline getirerek pazarlamak müstakil bir uzmanlık alanıdır. Tarih boyunca insanın ihtiyaç ve kullanım değeri anlayışı bu minvalde değişmiştir.[17]

Nicel yanıyla kullanım değeri ise yararlılık derecesi ile ölçülür. Bunlar, doyuruculuk, ısıtıcılık ve sair gidericilik olarak tanımlanabilir.


1.3.2. Mübadele Değeri

Marx’a göre bir şeyin meta olabilmesinin diğer bir ön şartı da: “kullanım değeri olarak hizmet edeceği başkasına, mübadele yoluyla” aktarılmasıdır. “Arapça bdl kökünden gelen mubādala “değiş tokuş etme, bedeliyle değiştirme" sözcüğünden alıntıdır.” Bu bakımdan mübadele değeri bir nesnenin pazarda değişime konu tutarı anlamına gelir.

Marx’a göre: “Mübadele değeri, ilk bakışta nicel bir ilişki olarak, bir türdeki kullanım değerleri ile bir başka türdeki kullanım değerleri arasındaki mübadele oranı[18] Bu ifadeleriyle Marx, mübadele değerinin bu biçiminin yüzeysel bir fenotipten ibaret olduğunu, asıl önemli olanın buna yönelik yapılacak derin inceleme ile ortaya çıkacağını belirtir.

Kapital’de metanın ikili bir yapıda olduğu vurgulanır. Bir yanıyla somut olan hissi kabil olan kullanım değeri olarak meta, öte yandan soyut olan piyasadaki fraksiyonuyla değişim değeri yönüyle mübadele değeri olarak meta. Yine emeğin de böylesine ikircikli bir yapısı olduğunu hatırlatmakta fayda var. Somut olan yararlı emek ile soyut olan ve mübadelenin objektif ölçüsü olan nicel yanıyla emek. Bu bakımdan mübadele değerinin meta ve emek temelleri üzerinde inşası gerekir.

Metaların mübadele edilmesinde aranan şey her metada ortak olan bir şey olmalıdır. Marx’a göre metalara içkin olan bu şey: Onların meta olarak var olmalarını sağlayan üretici sebep, emektir. Emek en kristalize hali ile metaların içerisinde mevcuttur. Fakat belirtmek gerekir ki bu mevcudiyet, yararlı emek formundan ari soyut emek olarak kendisini gösterir. Yani belirli bir işçinin somut emeği değil, bir bütün olarak bireysel emeklerin toplumsal ölçekte soyutlanmış hâlidir.

Mübadele değerini belirleyen bu emek, değere konu metayı üretmek için harcanan zaman ile ifade edilir. Bu bağlamda metayı üretmek için gerekli olan emek-zaman, üretim koşulları ve becerinin Pazar çapında ortalaması alınarak elde edilir. Örneğin bir yerde 10 tane usta 1 saatte 100 kilo buğday biçiyor olsunlar. Öte yandan aynı yerde 90 adet usta ise 1 saatte 720 kilo buğday biçiyor olsunlar. Bu pazar çapında buğdayın mübadele değerine esas alınacak emek-zaman, bu değerlerin ortalaması olan; 1 ustanın 1 saatte 8,2 kilo buğday biçmesidir. İşte emek-zamana bağlı mübadele değeri böyle ortaya çıkar.

Dolayısıyla mübadele değeri bireysel olarak harcanan emeğin belirlediği bir değer değil, aynı meta için toplumsal olarak harcanan emeğin bir ifadesidir. Marx mübadele değerinin toplumsal yönünü ifade ederken, öte yandan meta toplumunun kendi iç ilişkisinden doğan değer ifadesini de ortaya koymuştur. Fakat bu iç ilişkinin kendilerinden gelen bir değer olmadığını bilmek gerekir. Aksi halde durum fetişist bir hâl alır. Şöyle ki: Marx, mübadele değerinin soyut niteliğini “meta fetişizmi” olarak adlandırır. Buna göre pazarda birbirleri ile dolaysız olarak değiştirilen metaların değerleri sanki kendi başlarına ortaya çıkıyormuş gibi bir görüntü yaratılır. Metaların arkasında yatan emek-değer ilişkisinin bu görünmezliği metalara fetişist bir yön katar.

Açıklandığı üzere her birey ya da toplum münferiden ihtiyaçlarını karşılamaya muktedir değillerdir. Bu bakımdan şeylerin mübadele edilmesi elzemdir. Bu yönüyle metaların birbirleri ile değiş tokuşunun nasıl olduğunu tespit etmek gerekir. Bu bakımdan değer biçimlerine yoğunlaşmak gerekir. Değer biçimi, metanın toplumsal ilişkiler içinde nasıl biçim aldığına dair sorulan soruya verilen cevaptır.

Marx’a göre değerin biçiminin en ilkel hâli basit değer biçimidir. Bu biçimde bir meta diğer metaya göre değerini ifade eder. Örneğin 1 kilo un = 10 balık  ifadesinde un kendi değerini balık ile ifade eder. Burada 1 kilo un için gereken emek-zaman ile 10 balık için harcanan emek-zaman karşılaştırılır. Ancak Marx’a göre bu değer biçimi rastlantısaldır. O an için geçerli olan bu değer yeterince sınamaya tabi tutulmamıştır. Bu değer biçiminde esas alınan emek ortak toplumsal emek olmaktan ziyade olsa olsa en fazla balıkçılık ile değirmencilik emek-zaman verilerine dayanmaktadır. Bu bakımdan oldukça kapalı olan bir veri sahası barındırır. Pazar ile sistematik bir bütünlük arz etmeyen bu değer biçimi; fonksiyonel olarak oldukça tekil, toplumsal emek niteliği taşımayan ve piyasa açısından istikrarsızlık arz eden bir biçimdir. Bu bakımdan emek-değer ifadesinin gerçekleşmesinden uzaktır.

Öte yandan Marx’a göre genişletilmiş değer biçimi ile meta yalnızca salt tek bir göreli değer biçimi ile ifade edilmez. Artık birden fazla meta ile ilişkiye girerek değer kazanır. Örneğin 1 kilo un = 10 balık = 2 çorap = 0,2 kilo et = 40 yumurta şeklinde ifade edilen 1 kilo un, artık birçok meta tarafından ifade olunabil hâle gelmiştir. Basit değer biçimine kıyasen toplumsal emeğe daha yakın bir ifadeye kavuşmuş olsa da ifade hâle düzensiz ve dağınıktır. İfade olunan her meta kendi değerini diğer metalar üzerinden ifade etmek durumundadır ki ortak bir eşdeğer eksikliği pratikte oldukça zorluk yaratır.

Üçüncü değer biçimi ise genel değer biçimidir. Bu aşamada artık tüm metalar kendisini artık tek bir meta olarak ifade eder. Diğer metalara göre eşdeğer olan meta “genel eşdeğer” biçimini alır. Örneğin 1 kilo un, 10 balık, 2 çorap, 0,2 kilo et = 40 yumurta ifadesinde 40 yumurta genel eşdeğerdir. Artık bu durumda değer ilişkileri daha istikrarlı ve toplumsal emek-zaman değerine kavuşmuştur. Fakat bu noktada bir problem henüz çözülmüş değildir. Süreci genel eşdeğer biçimine kadar getiren ihtiyaç, mevcudiyetini korumaya devam etmektedir. Hangi metanın genel eşdeğer olacağının bölgesel ve tarihsel olarak tesadüfi olması küresel bir birliğe uzaktır. Örneğin bir dönem genel eşdeğer haline gelen tuz saklama koşulları zorlu, tedavülü zorlu ve pratikten uzak bir metadır.[19] Bu gibi problemlerin çözülmesi tam manasıyla kapitalin oluşması için elzemdir.


1.4. Para

Marx’a göre metanın hem kullanım değeri hem de mübadele değeri taşıdığını açıklamıştık. Metaların birbirleri ile mübadele edilmesi ile ancak kendilerine içkin olan ortak bir değerin denkleştirilmesi ile mümkün olacaktır. İşte bu noktada emeğin soyutlaştırılmış hâli tab’an bu mübadeleyi sağlayan ölçü rolünü üstlenmiştir. Devamında metalar arasında basit ve rastlantısal değer biçimleri ile bu soyut emek düzleminde yaratılan eşitlikler ile mübadele ilişkisi bir biçim kazanmış, neticede bir metanın genel eşdeğer rolüne yetişmesine kadar devam etmiştir. İşte bu genel eşdeğer rolü zaruri olarak para üzerinde yoğunlaşana kadar bu süreç devam etmiş ve ihtiyaçlar doğrultusunda devam etmektedir. Bu bakımdan Marx’a göre, para, değer biçimlerinin fonksiyonel dönüşümünün bir gereğidir.

Paranın ortaya çıkmasını zorunlu kılan şey, değer biçimlerindeki fonksiyonel eksiklerin getirdiği zorluktur. Bir A metası ile B metasının mübadelesi müşahhas bir denklem ile sağlanırken, üretimde meydana gelen çeşitlenme ve değişen koşullar ile doğru orantılı olarak genişleyen asli ihtiyaçlar bu türden bir değer biçimi ile fonksiyonel mübadeleyi olanaksız kılmıştır. Her bir metanın kendisini diğer metalar ile ifade etmek durumundan olduğu bu türden değer biçimi ile pazar içerisinde ve rastlantısal değer biçimi ile pazarlar arasındaki belirsizlik, istikrarı engellemiş, ulusal ve uluslararası ticaretin gelişmesinde yetersiz kalmıştır. Bu açıdan bu paradigmanın değişmesi gereği hasıl olmuş, fakat yerine gelen genel eşdeğer biçimi de tab’an genel eşdeğer olma niteliği olmayan metalar olmalarından ötürü yürütülemez olmuştur. Bu noktada saklaması kolay, hacim olarak daha yoğun kristalize olmuş emek içeren, mübadelesi kolay, bölünebilirliğe elverişli, taşıma ve güvenlik koşullarının görece daha kolay olduğu metaların; genel eşdeğer olarak tarih sahnesine çıkması gerektiğinde, bu rolü  altın, gümüş gibi madeni metalar üstlenmek durumunda kalmıştır.

Kıymetli madenler doğaları gereği homojen olmalarından mütevellit bölünebilirliğe daha yatkındırlar. Bunun yanında sağlamlıkları ve dayanıklılıkları yüksek olduğundan saklanmaları ve biriktirilmeleri daha kolaydır ki böylesi bir durum sermayeyi ortaya çıkarmaya elverişli olacaktır. Bunun yanında birim başına elde edilmeleri için harcanan emek-zaman oldukça fazla olduğundan toplu alımlar yapan tüccarların kilolarca genel eşdeğer taşımalarına gerek kalmamış, bir kese veya çanta içerisinde taşınmaları ayrıca güvenlik açısından da verimli olmuştur. Böylelikle altın ve gümüş gibi madenler değer biçiminin inkişafının zorunlu bir sonucu olarak genel eşdeğer halini almıştır.[20]

Klasik madeni para döneminde  genel eşdeğer olarak para, bu değerini kendisinden; içinde mevcut olan madenin, emek-zaman olarak değerinden almaktaydı. Bu bakımdan değerin doğrudan taşıyıcısı olarak madeni paraların güven içerisinde tedavülde kullanılmaları için devlet tekelinde basılmaları gerekti. Böylelikle formel bir biçim alan para, üzerinde simgesini taşıdığı devletin güvencesine sahip oldu. Bu demek oluyordu ki bu değer biçimi saf veya taahhüt edilen miktarda x,y,z metalarını içermektedir. İşte böylelikle bir değer biçimi, taşıyıcısı, birikim ve ödeme aracı olarak para, kapitalist sistemin merkezinde yerini almıştır.

Modern ekonomi sistemlerinin gelişmesi ile genel eşdeğer olarak altın, gümüşe dayalı para yetersiz hâle gelmiştir. Küresel ölçekli ticaret ve sanayi devrimi sonrası dünya ekonomisi büyük bir gelişime uğramıştır. Fakat bu hızlı gelişime nazaran altın ve gümüş üretimi aynı oranda artmadığından rezervler var olan ticareti karşılamaya yetersiz gelmiştir. Özellikle sermaye hareketlerinin artması ve kredi sisteminin yaygınlaşması ile bu açık daha da artmıştır. Bu durumun altına dayalı ekonomik sistemin giderek krizlere yol açmasına neden olmuş, devletlerin de bu duruma karşı esnek para arzını sağlamak amacıyla itibari para sistemine geçmesine neden olmuştur.

Marx, kendi döneminde kağıt banknotların gelişimini görmekle beraber o dönemde altın rezervlerine bağlı olarak çıkartılan banknotlar bulunmasına karşın 20. yüzyıl sonrası altın standardı sistemi terk edilmiştir. Böylelikle ortaya çıkan, itibari paranın değeri içerisinde bulunan maddeden kaynaklı değildir. Değerini tamamen menşei devletin otoritesi ve toplumun güveninden alır. Yani banknot üzerinde yazan 200, 500 ifadesi devletin bunu bir ödeme aracı olarak kabul etmesinden ötürü alışverişte kullanılır. İlk banknot döneminde devletin bir tür borç senedi olarak parasını elinde bulundurana maden ödemeyi taahhüt etmesinden farklı olarak; itibari para mali bir borç değil, hukuki bir ödeme aracı olduğuna dair taahhüttür.

Marx analizlerinde paranın toplumsal ilişkiler içinde giderek soyutlaşacağından söz eder. Hakikaten de günümüzde git gide bankacılık sistemleri ile para giderek dijitalleşmekte, fiziksel formundan uzaklaşmaktadır. Bunun en radikal biçimi kripto paralar olarak bilinen, merkezi otoriteden yoksun blok zinciri teknolojisi ile işleyen biçimler oluşturur. Fakat tüm sistemi böylesi bir noktaya getiren gücü de Marx’ın açtığı pencereden incelemek gerekir.


1.5. Sermaye

Kapital’de merkezde ele alınan kavram esasen sermayedir.[21] Sermayenin ise oluşumu ancak biriktirme ile olur.  Bu birikimin tek yönlü olması hâlinde yani işçi sermayedar arasındaki ilişkide sermaye lehinde birikme ancak artık değer ile mümkün olacaktır. Fakat belirtmek gerekir ki bu sermaye kavramı ile Marx’ın anlam dünyasındaki sermaye kavramı farklıdır.

Marx’a göre kapitalist sistemin özü işte burada yatmaktadır. Emek sürecinde yaratılan değerin işçiye ödenenden fazla olması halinde artık değer oluşur. Emek özü itibarıyla hem kendisini yineleyecek derece de ürün, hem de toplumsal bütünleşik emek ile insanın kendisini kılacak gelişimi sağlayacak değeri de üretir. Bu emeğin kaynağı olan işçiye ise ancak üretim sürecini yineleyecek miktarda ödeme yapılarak, üretilen artık değer kapitale aktarılır. Yani işçi 12 saat çalışıyor olsun; ürettiği değerin 4 saatlik kısmı kendi maaşı iken kalan 8 saat artık değer olabilmektedir. Bu manada artık değer kavramı sermayenin oluşumu ve Marx’ın kapital sömürü düzeninin anlaşılmasında oldukça önemli bir yere sahiptir.

Marx’a göre sermaye, insanlar arasındaki toplumsal ilişkidir. İlk bakışta hammadde, üretim araçları, fabrikalar, araziler sermaye olarak gözükseler de Marx’a göre bu sermayenin somut yanının ihtiva eder. Asıl sermaye toplumsal ilişkilerde gizlidir. Sermaye, üretim araçlarının özel mülkiyete tabi olması, işçinin ise bu araçları kullanarak ücret kazanmak için birer meta olarak emek güçlerini satmasıyla ortaya çıkar. Bu durumda sermaye ölü emektir. Marx’a göre: “sermaye ölü emektir, vampir gibi sadece canlı emeğin enerjisini çekip aldığında yaşıyor, ne kadar çok canlı emeğin enerjisini çekip alıyorsa o kadar güçleniyor ve daha fazla yaşıyor."[22] Canlı emek ise işçinin emeğidir. Emek-sermayenin bu ilişkisi unutulmamalıdır.

Sermaye duran bir varlık değiş, kendini sürekli yineleyen ve arttıran bir varlık olarak karşımıza çıkar. Sermaye, “değerin değer yaratma sürecidir.” Marx’a göre kapital bir miktar parayla sermaye elde eder ve onunla giriştiği üretim sonucunda emek güçlerini satın alarak (sömürerek) koyduğundan fazlasını alır. İşte bu fark artık değer ifade eder.

Kapitalizmin temelinde ise artık değerin sürekli olarak sermayeye dönüşümü yatar. Hatta öyle ki işçiye ödenen ücretin de tekrardan sistem katılımının sağlanması bu sistemin bir gereğidir. Marx’a göre bu süreç devamlı olarak toplumsal eşitsizliği arttırır. Çünkü kapital için tüketim diye bir şey yoktur, para araç değil amaç hâlini almıştır. Kapital sürekli olarak zenginleşirken, işçiler ise görece fakirleşirler. Sistemin bu şekilde işlemesi nedeniyle krizler baş gösterir. Bir yandan üretim kapasitesi sürekli olarak muazzam ölçüde artarken, öte yandan satın alma gücü aynı hızda artmaz.  Piyasanın ortaya çıkan bu üretim fazlasını emememesi nedeniyle stoklar birikir, fiyatlar düşer, şirketler zarar eder. Sermaye bir anda aşağı yönde seyretmeye başlar. Bu süreç sonunda işsizlik artar, fabrikalar kapanır, iflaslar doğar. İşte kapitalin vahşi yönü emeği zayi etmesi yönünde de kendini gösterir.

Tüm bunların yanında kapitalin hukuki bir meşruiyet zemininde de kabul görmesi, ilerlemesi için elzemdir.


2. Yanılsama: Sözleşmesel Özgürlük

Kapital sistemin merkezinde, bu işleyişi mümkün kılan hukuki zemin, kendisini özellikle sözleşme özgürlüğü ve mülkiyet hakkı üzerinden gösterir. Bu iki temel ilke görünüşte bireylerin temel hak ve özgürlüklerini korumaya yönelikmiş gibi gözükür. Fakat Marx’a göre esasen bu ilkeler, kapitalin vahşi yüzünün gizlenmesinde birer ideolojik aygıt görevi görürler. Sınıfsal eşitsizlikler adeta bahşedilmiş gibi sunulan bu ilkeler ile görünmez kılınır.

Sözleşme özgürlüğü modern hukuk sistemlerinde, bireyin sözleşmenin konusu ve tarafını özgürce seçme hakkı olduğunu ifade eder. Bu husus Türk Borçlar Kanunun[23] 26. maddesinde: “Taraflar, bir sözleşmenin içeriğini kanunda öngörülen sınırlar içinde özgürce belirleyebilirler.” ifadeleri ile düzenlenmiştir. Bu ifadeler ile herkesin, kendi menfaatleri, planları ve istekleri doğrultusunda uygun gördüğü şartlarda sözleşme yapabilme, sözleşmeye girebilme, tarafını seçme hakkı düzenlenmiştir. Fakat Marx’a göre durum tam olarak böyle değildir.

Kapitalist sistemde işçi ile kapital arasındaki sözleşme, bu özgürlüğün sınırlarını koyar. Adeta normlar hiyerarşisinde en tepede yerini alarak, sözleşmesel özgürlüğün sınırlarını baskın taraf olarak düzenlemektedir. Yukarıda açıklandığı üzere, kapital işçinin emeğinin tam karşılığını vermeyerek, ödediği tutar ile emeğin ürettiği değer arasında kalan artık değeri sürekli olarak sömürme eğilimindedir. Kapital için aslolan bu düzenin devamlılığını sağlamaktır. Gerektiğinde taviz ile gerektiğinde mücadele ile bu dengeyi sağlamak esastır. Bunun için kimi zaman sosyal devlet olur iş gücünü arttırmak için kreş kurar, kimi zaman kadın haklarını destekler ve fakat öte yandan eşit maaş vermemek için rasyonel nedenler sunar. Hülasa esas olan düzenin devamının sağlanması için gerekirse cumhuriyetçi, gerekirse demokrat olur; kapitalistin ahlakını bu yönüyle anlamak hukukun bir ideolojik aygıt olarak rolünü anlamakta yardımcı olacaktır.

Evrensel insan haklarının sözleşmesel özgürlük fısıltıları bir yana; kapital sistemin pençesindeki işçi, yaşamını sürdürmek için -yukarıda açıkladığımız gibi- emeğini metalaştıran bu sisteme satmak zorundadır. Fakat bu sözleşmesel ilişki, tasvir edilenin aksine, üretim araçlarını ve pazarı elinde bulunduran[24] kapitalin egemen güç olarak üstün olduğu bir hâl üzere yürütülür. Örneğin kapitalin daha fazla çalıştırmak amacıyla ücretleri yükseltmesi ve fakat kendilerinde olan hırsın karşılığını işçilerde görememelerini müteakip asgari ücret sistemine geçmeleri tamamıyla tek yanlı yürütülen bir süreç olmuştur. Öte yandan zorunlu mesai, belirli harcamalara özgülenmiş kartlar, aylık çalışma düzeni, zorunlu ücretsiz izin ve tab’en bir tür kafes olan izin kavramı; kapital ile işçi arasındaki ilişkide kapitalin bir tür canavar olarak varlığını sürdürdüğünü anlamaya yetecektir. Yine işçinin iş hukuku düzenlemeleri ve toplu iş sözleşmeleri karşısındaki acizliği de vakidir. Hülasa taraflar hukuken eşit gözükseler de fiiliyatta durum hiç de öyle değildir. İşte kanaatimizce  evrensel insan hakları statik diasporası kavramı bu durumu açıklayıcı niteliktedir. Şöyle ki:

Evrensel insan hakları statik diasporasındaki “statik” kavramı, konumuz zaviyesinden bakıldığında: Tarih sahnesinde kapitalin -açıkladığımız şekilde- menfaatini korumak ve gizlemek maksadıyla var olmasından ötürü; değişmeyen bir amaç ve çizgide “statik” olarak varlığını sürdürdüğünü simgeler. Öte yandan diaspora[25] kavramı kopma ve azınlık durumda olma anlamları itibarıyla kullanılmıştır. Evrensel insan hakları kurumu ,evrensel olma iddiaları yanında, gezegen üzerindeki kapital sistemin yarattığı bu vahşi düzenin gerçekliğinden ve işçinin bu sömürü düzenindeki çığlıklarından kopuktur. Öte yandan kapitalin savunucusu olarak, kapitalin ta kendisi olmalarından mütevellit gezegenin kalanları karşısında azınlık konumundadırlar. Yaşadıkları gezegenin gerçeğinden kopmuş olarak farklı bir evren tahayyülünden gerçekliklerini aldıkları ve hem dünyada hem olmayan o evrende yabancı ve azınlık olduklarından ötürü; evrensel insan hakları statik diasporası olarak adlandırılmaları yerinde olacaktır.

İşbu haklar ile kapitalin sisteminin gizlenmesi sebebiyle bu hakların, işçilerin sömürülmelerini kolaylaştıran ve meşruiyet sağlayan ideolojik bir aygıt olarak görülmeleri meşrudur.

Öte yandan Marx’a göre bireysel mülkiyet bir tür medeni zorunluluğun gereği olarak değil -yukarıda açıklandığı üzere- hukuk sisteminin kapital için ürettiği diğer araçlardan biridir. En başta üretim araçlarının sermayedarın sahipliğinde kalmasını korumaya yarayan bu haklar, edindikleri cüzi ücret ile mülkiyet kazanamayacak durumda olan işçiler için çok da bir koruma alanı yaratmamaktadır. Zaten aldıkları cüzi ücretten arttırdıkları ile edindikleri malların hukuki korunması ancak kendisinden daha güçsüz olan bir diğerine karşı olmaktadır. Hukukun kapitale hizmet etmedeki bu ahlakı iki işçi arasındaki uyuşmazlıkta da kendisini göstermektedir.

Diğer taraftan fikri mülkiyet hakları da fikrin birer meta haline getirilmesinin tezahürüdür. İlk bakışta bireyin fikir haklarını korumayı amaçlıyor gibi gözüken bu normlar esasında toplumsal birikimi de sermayeleştirme çabasının bir ürünüdür. Fikir sahibi kişi, tıpkı işçinin emeğini meta haline getirmeye icbar edilmesi gibi, fikrini satmaya mecbur bırakılarak metalar dünyasına yeni bir meta koydurmaya ve kapitalin değer üreten servetini arttırmaya araç kılınır. Bu durumun en vahim sonuçlarını ilaç şirketlerindeki maslahatı amme aleyhine geliştirilen patent sistemlerinde görmek mümkündür. Marx’ın bilginin toplumsal karakterine darbe indiren bu anlayış hukukun ideolojik bir aygıt olarak kullanılmasının farklı bir tezahürüdür. Sonuç olarak, Marx’a göre, hukuk sisteminin tarafsız görüntüsünün altında, gerçekte kapital sistemi destekleyen ve yeni eşitsizlikler üreten bir kurumsal yapı yatmaktadır.[26]


3. İnsanca Yaşam Hakkı: Evrensel İnsan Hakları Fetişizminin Diasporal Emek Gücü Üzerindeki Faşizmi

İnsanca yaşam hakkı, temelde bireyin onurlu bir yaşam sürmesi için devletin pozitif ve negatif yükümlülüklerinin yanında, gerekli olan temel ekonomik, sosyal, kültürel ve sağlık koşullarının hukuki düzlemde güvence altına alınmasıdır. Marx’ın çözümlemeleri çerçevesinde; bahşedilen bu hak ve özgürlüklerin bu şekilde kaleme alınması esasında daha fazla açıklama yapmaya lüzum bırakmasa da Marx’ın çözümlemelerine göre: Bu hakkın düzenlenmesi ile fiiliyatta uygulanması arasında  uçurum vardır. Tıpkı yukarıda açıkladığımız gibi bu hakkın da ihdas edilmesi, esasında hukukun ideolojik bir aygıt olma vasfının bir gereğidir. Fakat kapital sisteme getirilen kritiğe taalluk eden yönüyle ehemmiyeti gözetildiğinde, bu hakkın hususiyetle incelenmesi elzemdir.

Görece gelişmiş ülkelerde çalışmak amacıyla giden, sosyal şartların farklılığından ötürü ülke değiştiren veya iltica eden; hülasa kendi memleketlerinden kopuk bir şekilde azınlık olarak başka ülkelerde yaşayan insan grupları diaspora olarak adlandırılabilir. Kanaatimizce uzun süredir ana yurtlarından çıkmış/çıkarılmış olmalarının kavramsal açıdan bir şart olarak aranması gerekmekle birlikte, bu süre modern dönemin küreselleşme temayülü altında çok da uzun olarak kabul edilmemelidir. Marx’a göre hukuk ile fiiliyat arasındaki uçurumun en belirgin olduğu düzlem; kanaatimizce diasporaların kapital ile ilişkisindedir.

Diasporaların bulundukları ülkede ürettikleri artık değerin kaynağına, “diasporal emek gücü” demek yerinde olacaktır. Diaspora işçileri[27] kapital sistemin en görünmez ve en vahşice sömürülen kısmını oluşturmaktadır. Uluslararası hukuk bağlamında, insanca yaşam hakkına sahip olmalarının yanında, bulundukları toplumun görece en az yapılmak istenen -kendi gözlerinde aşağı- işlerinde, cari hukuk sisteminin hiçbir eşit yurttaşı için cevaz vermeyeceği muamelelere maruz bırakılarak, asgari ücretin altında çalıştırılırlar. Önemle dikkat çekmek gerekir ki bu diasporal işçilere karşı hukuk sistemi, sopa olarak kullanılır.

Sözleşme özgürlüğü diasporal emek güçlerine de tanınmış olsa da pratikte bu haklardan yararlanmaları mümkün olmamakla, hukukun sopa olarak kullanılmasıyla kapitale tamamen bağımlı olurlar. Dil bariyerleri, örgütlenme yasakları, hukuki statülerinin belirsizliği; örneğin bir davada katılan taraf olarak bulunmalarının engellenmesi, toplumsal tahkirin etkisiyle haklarında kararlar verilmesi, bunun yanında bütün iyileştirme çabaları da zayi olan bir lütuf olarak görülmesi malumdur.[28] Fakat ulusal ve küresel kapitale ucuz iş gücü olarak etkilerinin mükafatları kapitalin hiç de takdirini kazanmaz. Aksine var olan sömürü düzeninin devamı için yeri geldiğinde aleyhtarlarını desteklemekten geri durmazlar.

Öte yandan dışarıdan bakıldığında evrensel insan hakları oldukça kutsal, mükemmel ve saygın gözükmektedir. Fakat bu insan haklarının fetişist yönünden kaynaklanmaktadır. Adeta ilkel bir bakışın ürünü olan bu düşünceler  Marx’a göre emeğin gerçekçi dünyasında tamamen fetişten ibaret olurlar. Nasıl ki meta fetişizminde metalar, onları üreten toplumsal ilişkiden bağımsız olarak varmış gibi görünürler. Benzer şekilde insan hakları da kapitalist sistem içerisinde varmış gibi görünen kurumlardandır. Hakların varlığı retorik düzeyde korunurken diasporal emeğe karşı yürütülen faşizm, meşruiyetini yine bu sistemden sağlar.


Sonuç

Marx’ın Kapital’de ortaya koyduğu temel kavramlar yalnızca ekonomik açıdan sisteme bir kritik sunmakla kalmaz, emek-değer meta-sermaye çözümlemeleri ışığında bireysel haklar ve toplumsal düzen üzerindeki perdeyi ortaya koyar. Metanın toplumsal ilişkilerin açıklanmasındaki rolü üzerine ortaya koyduğu tespitler ile kapitale dair onlarca kritik penceresi açmıştır. İşçinin var olan sistemin meşruiyetini sorgulamasına imkan tanıyan bu müstakil eser neticesinde 20. yüzyılda dünya çapında toplumsal ve siyasal hareketler meydana gelmiştir. Marx bu eser ile işçi hareketleri ve sosyalist düşünce için teorik zemin teşkilini sağlamış, öte yandan hukuk sisteminin ideolojik aygıt olma vasfını da göz önüne sermiştir.

Bu çalışmada Marx’ın Kapital adlı eserinde ortaya koyduğu temel kavramlar üzerine bir inceleme getirilmiş olup, bu muvacehede giderek evrensel insan hakları statik diasporasına bir kritik getirilmiştir.

 

KAYNAKÇA

Anıl Başaran, “Sınıf Kavramının Kökeni ve Politik Ekonomik Bir Mukayese”, Politik Ekonomik Kuram, 2017

Aron, Raymond (2017). Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, ( K. Alemdar, Çev.), İstanbul: Kırmızı Yayınları.

Arslan Metin, Tüketici Davranışları

Bayar Gamze, Edebi Metinlerde “Tuz”un Motif Olarak Kullanımı, Avrasya Uluslararası Araştırma Dergisi 2014.

Birleşmiş Milletler, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, 10 Aralık 1948

Boratav Korkut, Kitap İncelemesi: "21. Yüzyılda Kapital" Üzerine Notlar, AÜSBF Dergisi

Britannica

Coşkun Sağlık, Emile Durkheim’ın Metodolojisi ve Sosyolojisi

Emile Durkheim, “Toplumsal İş Bölümü”, İstanbul: Cem Yayınevi

Erdem H. Haluk, Marx Felsefesinin Temel Kavramları ve Tarihsel - Diyalektik Materyalizm

Develioğlu Ferit, “Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat”, Aydın Kitabevi, Ankara

Göçmen Doğan, Marx’ın Emek Kavramının Bugün Yürütülen Tartışmalar İçin Önemi Üzerine

http://www.etimolojiturkce.com/

Larousse, 1; 712 İstanbul, Meydan Yay.

Locke John, Faiz İndiriminin Sonuçları Üzerine Bazı Düşünceler, 1691

Marx Karl, Kapital (17.Basım, Yordam Kitap 2024)


Orcid: https://orcid.org/0000-0003-3649-2089

[1] Karl Marx, Kapital (17.Basım, Yordam Kitap 2024)

[2] Birleşmiş Milletler, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, 10 Aralık 1948

[3] Karl Marx, age. 49.

[4] Kapital boyunca merkezde insanı tutmak gerekecektir.

[5] Bkz. Aynı yönde İbn Haldun, (2022), “Mukaddime” (Çev. S. Uludağ), İstanbul, Dergâh Yayınları, s. 323:“Çünkü insanların toplu olarak yaşamaları, sırf geçimlerini sağlamak maksadıyla yardımlaşmak içindir. Geçimlerini sağlamak için de haci ve kemali ihtiyaçlardan evvel, zaruri ve basit olan şeylerden işe başlarlar”

[6] Aritmetik artışa nazaran artı değer sabit değildir. Geometrik artışta ardışık değerler arasındaki oran sabittir. Bu bakımdan veri dizesinde iki değer arasındaki fark kısa bir zincirde bile şaşırtıcı derecelere ulaşabilir.

Örneğin: 9, 81, 729, 6561, 59049, 531441, 4782969, 43046721, 387420489

[7] Karl Marx, age. 55.

[8] http://www.etimolojiturkce.com/

[9] Karl Marx, age. 81.

[10] “…emek, kendisi tarafından üretilen kullanım değerlerinin, yani maddi servetin biricik kaynağı değildir. William Petty’nin dediği gibi, maddi servetin babası emek, anası topraktır.” Karl Marx, age. 57.

[11] Kapital insan ile kastımız sermayenin bir unsuru olmuş ve bunun farkında olmayan insan, normal insandır. 

[12] Kavramlar özü itibarı ile tikel örnekle indirilemez. Kavram şümulüne giren tikel örneklerin kendisinden pay aldığı tümel bir şeydir. Bu bakımdan insan kavramı birbirinden farklı insanları ifade etmek için kullanılabilir. Fakat mutlak manada var olan o tikeller insan (kavramın tam karşılığı) değillerdir. O kavramdan pay alan tikel örneklerdir. Bu bakımdan kastımız kapital insanın işbu insana yabancılaşmasıdır.

[13] Marx’a göre metaların kendi aralarında kendilerine özgü bir ilişkileri vardır. Biz buna meta toplumu demeyi tercih ediyoruz.

[14] Harun Tepe, Değer ve Anlam: Değerler Anlamlar Mıdır? 17-19 Aralık 2008 tarihlerinde ODTÜ Felsefe Bölümünce düzenlenen Anlam Kongresi, Anlam ve Değer panelinde yapılan konuşmanın metnidir.

[15] Karl Marx, age. 50.

[16] Örneğin, bakım ürünleri, süs eşyaları, tatil paketleri, sanat ürünleri vs. Bunun yanında ürünlerin kullanım ömrüne getirtilen sınırlamalar.

[17] Fakat belirtmek gerekir ki: “Bilinçli tüketici, bir mal veya hizmeti satın alırken, ondan azami derecede

fayda sağlamayı hedefleyen, gerçek ihtiyaçlarını göz önünde tutan, planlı ve belgeli alışveriş yapan, alışverişin

nesnesi değil öznesi olduğunun bilincinde olan” kişidir. Bkz. Metin Arslan, Tüketici Davranışları, 2019

[18] Bu anlamda “Değer, bir şeyle bir diğer şey, bir ürün miktarı ile bir diğer ürün miktarı arasındaki mübadele oranıdır.” (Le Trosne)

[19] Bkz. Doç. Dr. Sedat Avcı, Ekonomik Coğrafya Açısından Önemli Bir Maden: Tuz, Coğrafya Dergisi 2003, Sayı:11 s.21-45: “Tuz çoğu zaman para yerine kullanılacak kadar değerliydi. İngilizce'de yer alan "maaş, ücret" anlamındaki "salary" kelimesi Latince "salarium"dan gelmektedir. Bu kelime başlangıçta Romalı askerlere verilen tuz tahsisatını ifade ediyordu. Tuz, özellikle Orta Çağda büyük saygı ve onur getiren bir maddeydi. Bugün de bazı toplumlar için en değerli varlıklardan birisidir. Günümüzde bazı topluluklarda tuz hâlâ, diğer değerli metaller de olduğu gibi bir ödeme aracı olarak kabul edilebilmektedir. Etiyopya'da 5 kilogramlık tuz paketleri para gibi işlem görmektedir (BLOCH, 1996; 1996). MeksikaGuetamala sınırında yaşayan Chipaslı Lacondon kabilesinin, bir tür palmiyenin çiçek ve meyvelerini yakarak tuz elde ettikleri belirtilmektedir (HUMBOLDT, 1881: 365). Elde edilen tuz söz konusu kabilede para olarak kullanılmaktadır (KURLANSKY, 2003: 184).“

[20] Bu hususta aynı yönde bkz.: “Kıymet ölçüsü olarak ise altın ve gümüşün tercih edilmesinin sebebinin, pazarlarda görülen değişikliklere tabi olmamalarıyla açıklamış, fiyatlarının sabit ve mübadele edilmelerinin kolay olduğunu vurgulamıştır.” (Hamza Alan, Günümüzden İbn-i Haldun’a Bakış – Mukaddime Eseri ve Temel Kavramlarının İncelenmesi) Bu açıdan Marx’ın görüşleri İbn-i Haldun’a benzemektedir.

 

[21] “Fransızca capital "1. başa ilişkin, başkent, başlık, 2. baş para, sermaye" sözcüğünden alıntıdır.” (Bkz. www.etimolojiturkçe.com) Bu hususta ayrıca bkz. Ernest Mandel

[22] Karl Marx, age. 247.

[23]Türk Borçlar Kanunu, Kanun Numarası:6098, Kabul Tarihi:11.01.2011, RG 04.02.2011/27836.

[24] Üretim araçlarını elinde bulundurması onu bir tekel haline getirmesinin yanında, kuvvetli sermaye yapısı onu taviz verecek kadar güçlü kılar.

[25] “Kopuntu veya diaspora (Antik Yunanca: διασπορά – "diaspora"), çok uzun bir zamandan beri bir kavim, ulus veya inanç mensuplarının ana yurtlarından koparak başka yerlerde azınlık olarak yaşamaları. Sözcük hem kopma eylemini hem de kopup azınlık olarak yaşayan kimseleri ifade eder.” (Wikipedia)

[26] Bu başlığın pratik yansımalarını görmek için bkz. İsrail’in mezalimine karşı evrensel insan hakları statik diasporasının tutumu.

[27] En tipik örneğini inşaat işçilerinin oluşturmasının yanında, tarım işçileri ve ev hizmetçileri de örnek verilebilir. Fakat belirtmek gerekir ki gelinen aşamada beyin göçlerinin yoğunlaşmasının yanında nitelikli işgüçlerinin nitelikli yanı diasporal emek faşizmine uğradıkları gerçeğini değiştirmemiştir.

[28] Bu durumun en tipik örneği Türkiye’dir.


Sayfayı Paylaş :