HESABIM
GİRİŞ YAP

Hoşgeldiniz! Hesabınıza buradan giriş yapabilirsiniz.



Yardım
ya da
YENİ HESAP OLUŞTUR

Bilgilerinizi girerek yeni bir hesap edinebilirsiniz.



Bir Kitap,Bir Sunum...''KARAMAZOV KARDEŞLER''

NASIL BİR AİLE?

   Bu makalede, Dostoyevski’ye ait Karamazov Kardeşler adlı eser, yazarın eserde kullanmış olduğu aile metaforu üzerinden ele alınarak okuyucuya verilmek istenen mesajlar ve içinde barındırdığı değerler kapsamında ele alınacaktır.

   Karamazov Kardeşler'in aslen politik bir roman olduğu ve bu politik romanın da açıktan verilen mesajlar ve tartışmalar yanında derin bir politik sembolizmle örülü olduğu ile ilgili görüşler vardır. [1]  Eser dikkatle incelendiğinde, yazarın hayatının son dönemine yansıyan Rus politik sisteminin varlığı hissedilmektedir.  Ele alınan karakterler, temelde bir ailenin üyeleri olmakla birlikte hepsi ayrı ayrı bir yönü, bir fikri hatta bir kurumu temsil ediyor diyebiliriz. Bunları Rus politikası üzerinden ele alanlar olmuştur. [2] Ben, eserde anlatılmak istenilen yapıyı Türkiye’nin siyasi ve sosyal durumu paralelinde incelemek ve ele almak istiyorum. Eseri okurken iki yapı arasında benzerlikler gördüğümden, bu tarz bir çözümlemenin gerekli olduğunu düşünüyorum.  

    Karamazov Kardeşler adlı bu eserde, ilk olarak ‘’Karamazov’’ isminin bir marka haline geldiğini görüyoruz. Karamazov’vari davranmak demek, her şeyin mübah olması şeklinde anlaşılmaktadır.  Karamazov olmak, güç ve soyluluğun çerçevelemiş olduğu bir Gayya Kuyu’su gibi anlaşılmakta ve anlatılmaktadır kitapta. Anlatıcılar ise Karamazovlar dışındakiler: Sefil halk, avamdan olanlar, havasa mensup kişiler, askerler, din adamları yahut hizmetçiler.. Bu, aslında, tam da dışarıda durarak içerisi hakkında öngörüde bulunmaktır.  Toplumun her kesiminden insan, Karamazovlar’ı kendilerine karşı olan davranış biçimi ile yargılamakta ve bir kalıba sığdırmaya çalışmaktadır. Hatta bu yargılamanın geneli baba Karamazov’un davranışlarının oğullara aks etmesi ve oğulların suçlanması olarak yansıyor bizlere. Genellikle kötü olan bu davranışlardan birkaç örnek verelim.  İlk başta Fyodor Pavloviç’in yaptığı evlilik girişimlerinin hüsran ile sonuçlanması ve suçlunun yine kendisi ilan edilmesi göze çarpıyor.  İki evliliğinden dünyaya gelen üç çocuğuna hiçbir ilgi ve alaka göstermemesi ve hatta haklarını gasp etmesi aslında eserin tamamında işlenen konunun ve bu konu çerçevesinde meydana gelen sorunların temel nedeni olarak aktarılmaktadır. Mitya’nın babasına karşı nefreti, kendisine kalan mirasa babası tarafından el konulmasından kaynaklanmaktadır.  En azından bu Mitya için resmi tarafta duran bahanedir. Gayrı resmi olan ise her ikisinin de aynı kadına tutulması ve aynı zamanda kadın tarafından kandırılmalarıdır. İkinci çocuk olan İvan ise babalarının kendisini ve kardeşini terk etmesi sonucunda akrabalar yanında büyümüş ve kendisini eğitime adamıştır. Bundan dolayı çevresini, olduğu toplumu ve en temelde de babasını yetersiz görmektedir.  Buna mukabil babasına karşı bir sevgisizlik yeşermiştir. Çünkü babası ile arasında sonsuza kadar sürecek olan akrabalık ilişkisine rağmen babasının birçok yönden- ahlak, saygı, sevgi, otorite- yetersiz olması onu içten içe harap etmektedir.

    Üçüncü ve son çocuk olan Aleksey ise tamamıyla farklı bir çizgide ilerlemiştir. Her ne kadar ağabeyleri gibi eğitim alsa da o, ilahi yönünü kuvvetlendirmeyi tercih etmiş ve din adamı olma yolunda ilerlemiştir. Böylelikle kiliseye girmiş ve döneminde çok kudretli ve mühim sayılan Staretzler’e ve ülkesine adamıştır kendisini. Onun tam anlamıyla dindar biri olduğunu söyleyemesem de bunları en temelde insanları sevdiği için yaptığını da eklemeliyim. Onda, koşulsuz, karşılıksız adeta insanın kendisinden gelen bir sevgi olduğunu yazmam herhalde abartı olmaz.

   Daha evvel Karamazov ailesinin aslında bir ülke gibi olduğunu dile getirmiştim. Bu ülkede istikrarsızlık, uyumsuzluk, maddiyat, maneviyat ve hepsinin çevresinde umut var. Gelin bunları karakterlere pay edelim.  Baba Karamazov, ülkenin kendisi olsun. Her ne kadar soylu bir geçmişe ve maddi güce sahip olsa da yaptığı evlilikler yahut ailesi hakkında aldığı kararlar ailenin yani ülkenin dönem dönem karmaşa ve buhran içinde olmasına sebebiyet vermiştir.  ‘Bu adamı bölgemizde herkes, ömrü boyunca münasebetsizin, deli dolunun biri saymıştı. Ama tekrar ediyorum: Budalalığı yoktu. Böyle deli doluların çoğu hayli zeki, kurnaz kimselerdir. Deli doluluğu da kendine özgü, neredeyse ulusal bir nitelik taşıyordu.’ [3] Eserden alınan bu bölümden de anlaşıldığı gibi başarılı bir derebey olan Fyodor Pavloviç, yaptığı hatalarla tanınmaktadır. Şimdi, ülkemize baktığımızda geçmişte yapılmış olan sosyal, siyasal sorunlarla anıldığımızı yahut bu hataların sürekli ısıtılıp sunulan yemek gibi tekrar tekrar karşımıza çıktığını görürüz. Hatta bir kesimin bunu aleni bir biçimde yaptığını söylemek bence abes olmaz. Bu yanlış davranış parçalanmaya fırsat sunduğundan hemen terk edilmelidir. Her ülkede, her toplumda zaman zaman hatalar yapılmıştır ki bu tabii bir durumdur. Önemli olan bu hatalardan ders çıkarıp bir daha tekrar etmesini engellemektir. Yürüdüğümüz yola yaptığımız yanlışları dizmek, bizi ilerlemekten alıkoyar sadece; herhangi bir fayda sağlamaz. Bu açıdan bakıldığında Fyodor Pavloviç’in hatalarını gördüğünü fakat düzeltmek için herhangi bir girişimde bulunmadığını söyleyebiliriz. Bundandır ki onun ülkesi saydığımız ailesi gitgide parçalanmaktadır.

   Mitya, deli dolu, sabırsız, hovarda, yarını düşünmeden gününü gün etmeye gayret eden tavırlarıyla, hesapsız kitapsız davranıp geleceğini kendi elleriyle hırpalayan tipin temsilcisidir. Bu yönüyle babası da dâhil olmak üzere birçok kişi tarafından kandırılmıştır. Çevremize baktığımızda gayr-i ihtiyari bu kalıplarda şekil alan insanlar olduğunu görürüz hepimiz.  Her ne kadar miras konusunda babası ile çatışsa da aslında Mitya’da paranın değerini bilmeyen ve sefahat âlemlerine dalan biri olup çıkmıştır. Hakkı olanı har vurup harman savurduktan sonra aklı başına gelen ve babasının hakkına el koyabileceğini inanan, bir anlamda babasının sırtından geçinen bir karakterdir. Bu tarz insanlar sömürge güçleri gibidir. Dikkatle okunduğunda Mitya’nın herhangi bir işle meşgul olmadığını da görürsünüz. Toplumumuzda da herhangi bir vasfı olmayan yahut olan vasıflarını da kullanmayan, bu da yetmezmiş gibi başkalarının haklarına adeta bir yavuz hırsız gibi el koyan kişiler yok değil. Bu gibi insanların yaptığı tek şey devletin sırtından geçinmektir. Herhangi bir yararı olmayıp birçok da zarara mal olan bu kişilerin bir başka eylemi de sürekli çatışma halinde olup halkı, düzeni adeta bir buz parçası gibi eritmekten öteye gitmez. Mitya’da sorunlarını kaba şiddetle çözen bir karakterdir. Hatta romanda herkes bunun farkındadır. Bir anlamda kabul edilmiştir: ‘Ailenizde bir cinayet olacak. Kardeşlerinle zengin baban arasında işlenecek.’, ‘Gördün mü, ne kadar da açık söyledin! Bugün babanla kardeşin Mitya’ya bakarken aklından cinayet geçti, değil mi?’[4] ,‘İkiniz de aynı adamın sillesini yediniz.. Zaten Dimitri’den (şiddet bakımından) aynı derecede hakaret görünce sizi hatırladı.[5] Bu tarz örnekler daha da arttırılabilir.

   Biraz da romanın tabir caizse ‘’okumuş görmüş’’ gencinden söz edelim. İlk olarak İvan’ın hızlı büyüyen, çocuk yaşta bir yetişkin olduğunu söylemeliyim. Ebeveynleri olmadan, başkalarına muhtaç olarak yaşadıklarının farkındaydı.  Bunun yanında eşine az rastlanır bir okuma yeteneği vardı. Bütün bunlar onun eğitime sıkı sıkı sarılmasına ve bu yolda ilerlemesine fırsat sağladı. Üniversitenin ilk yıllarında hem çalışıp hem de eğitimini sürdürdü. Ya gururundan ya da kendisine hayır gelmeyeceğini anladığından babasından yardım istemedi. Para kazanmak için yazdığı yazılar insanlar tarafından ilgi çekici bulundu ve İvan, tanınmaya başlandı. Bir makalede kilisenin yapı olarak devlet bünyesi içerisinde erimesi ve yerini bilime, bilimselliğe bırakması yönündeki Avrupai görüşü ele alan İvan, Rusya’da ise tam tersi olarak devletin kilise bünyesinde eriyip yok olmasını eleştirmektedir. Bu makalenin bir gazetede yayımlanması, edebiyat ve diğer çevrelerde de tanınmasına olanak verdi.  Romanda İvan, genç, yetişmiş, bilgili ve kadim olana birçok yönden karşı çıkmasıyla sivriliyor bence. Hatta en hoyrat düşünceler ondan geçiyor bize. İçinde bulunduğu sosyal, siyasal vb. yapının kendisini kaldıramayacağına inanan ve düşünce tarzı itibarıyla kendisini daha yenilikçi, hatta geleceğin bir ürünü olarak görmesi, onun, toplumdan daha fazla uzaklaşmasına neden olmuştur.  Eserde, İvan, bir muamma ve bu muamma ilk olarak Alyoşa’yla büyüsünü bozuyor. Bu bozulma ‘Kardeşlerin Tanışması’ başlıklı bölümle başlıyor. İvan gitmeden önce kendisini iyiden iyiye tanıtmak istediğini söylüyor Alyoşa’ya. [6] Bunu da Alyoşa’ya saygı duyduğu için yaptığını ifade etmeyi ihmal etmiyor.

    İlk olarak İvan’ın yaşam arzusu ile dolu olduğunu görüyoruz. Öyle ki, dünyada bu arzuyu yenebilecek herhangi bir umutsuzluk olmadığını düşünüyor. Bu yaşama hırsının Karamazovlar’ın tamamında bulunduğunu da ekliyor.  Daha sonra ise Rusya’yı ilgilendiren temel mevzulara geçiyor. Bunlar; tanrının ve ölümsüzlüğün var olup olmadığı ve tam karşı tarafta duran meselelerdir.  Tanrının, insanlar tarafından icat edilmiş, gerekli bir fikir olduğunu savunması ilginçtir. Bu tarz düşünme sonucunda tanrının varlığı yahut yokluğu ile ilgili kafa yormanın üç boyutta yaşayanlar için imkânsız olduğu sonucuna varıyor. Daha ilginç olanı ise tanrı dünyasını çok iyi bilmekle birlikte bunu kabul etmemesi. Burada, tanrıyı değil; yarattığı dünyayı kabul etmemesine dikkat edelim.  Bunun nedenlerini ise bir sonraki bölümde detaylı bir biçimde anlatıyor. Yazarın bu bölüme ‘’İsyan’’ başlığını vermesi gerçekten de en umarsız sözlerin İvan’a söyletildiğinin, İvan’ın fikirleri olarak bize yansıdığının bir diğer tecellisidir. O, İsa’nın sevgisinin bu dünya için olanaksız olduğunu düşünmektedir.  Çünkü hayat, temelde İnsanların birbirini sevmesine bağlanınca bu dünyadaki yaşam biçimlerinin fazlasıyla ironik ve acı olduğu ve bu acılara İsa sevgisi gibi mucizevî bir fikrin yetemeyeceğini düşünüyor. Buna birkaç örnek verelim:  ‘’Kimi zaman insanda hayvanca bir zalimlik olduğundan dem vurulur, ama hayvanlara yapılan korkunç bir hakaret, bir haksızlıktır bu. Bir hayvan asla insan gibi zalim olamaz; böylesine ustalıklı, böylesine sanatsal bir zalimlik insan da olur sadece. ‘’ Burada ek olarak insanın şeytan fikrini de yine kendisinden ilham alarak icat ettiğini ekliyor. Tam olarak ne istediğini ise şu cümlelerle açıklıyor: ‘’ Ben, eden bulur karşılığı peşindeyim. Bulmazsam kendimi yok etmem lazım. Hem de bu karşılık, ileride, sonsuzlukta değil; hemen burada yeryüzünde olmalı… Yeryüzünde dinlerin temeli bu isteğe dayanıyor; benim de yeteri kadar imanım var.’’, ‘’ Sonra, cehennemle kutsal uyum nasıl bağdaştırılabiliniyor?’’ İvan’ın bunlar yanında kilise ve engizisyon ile ilgi söyledikleri de birçok yönden ilgi çekicidir. ‘’Zira, insanların var olmasının sırrı yalnız yaşamakta değil, yaşamalarının nedenindendir. Ne için yaşadığını kesin olarak bilmeden insan yaşamayı kabul etmez, hatta dünya nimetlerine boğulsa bile kendini yok etme yoluna gider.’’ Bu sözler, bize yazardan, kilisenin fikirleri olarak yansıyor. Buradan anlıyoruz ki tanrı insanlara sevgiyle yaklaşırken kilise kendisindeki boşluğu tanrının reddettiği bazı ucuz güçlerle; mucize, sır ve otoriteyle doldurarak varlığını devam ettiriyor.

   Bütün bunları detaylı bir biçimde örnekler vererek açıklamamın sebebi, İvan’ın daha iyi anlaşılmasını istememdendir. Bilmek ve daha da fazlasını bilmek ya tabiatı bozuyor ya da insanı daha başka düşünmeye sevk ediyor.  Kendisini geliştirmiş bir insanın çevresinden farklı bir düşünce yapısına yahut farklı fikirlere sahip olması olağan karşılanabilir. Fakat İvan’da, temelinde nefret olan bir gelişim görülüyor. Ailesiz, yersiz yurtsuz olması onun, temelde kendisine yahut ülkesine olan güvenini kırmış. Bundan dolayıdır ki yetersiz bulduğu yapıları iyileştirmek için çabalamaktan çok Rus toplumunun düzelemeyeceğini, gelişemeyeceğini düşünüyor. Romanın sonunda onun hastalıktan, kendine olan nefretten akli dengesini yitirme noktasına geldiğini görüyoruz. Babasının katilini bilmesine rağmen kimseye söylememesi onu içten içe parçalamaktadır. Toplumsal hayatta bir arada yaşamamızın temel sebeplerinden biri kolektif çalışmak, yardımlaşmaktır. Bu bakımdan her insan toplumsal yapıya fayda sağlamalı, toplumu daha ileriye taşımalıdır. Bir çiftçiden bir cerraha yahut profesöre, herkes topluma faydalı olduğu ölçüde bilinebilir. Ülkemizde de durum aslında böyle değil midir? Çevremize baktığımızda gerçekten kendini geliştirmiş, bilgi birikimini arttırmış, kaliteli eğitim almış birçok insan var. Bu gelişmeyi kendi lehimize kullanmadığımız sürece faydasını göremeyiz. Hiç kimse oturduğu yerden sadece fikirlerini beyan ederek ilerleme gösteremez. Ki romanda İvan’ın kendisini, sadece kardeşi Aleksey’e, ona saygı duyduğu için ifade ettiğini de biliyoruz. İlk başta inanç olmalı kişide. Budur ferdi harekete geçiren. Kendisine, geleceğine, ülkesine inancı olmayan kişinin aldığı eğitim yahut fikirleri kimin umurunda olur ki? Kendimizi bir de bu pencereden eleştirmemiz gerektiğine inanıyorum.

   Gelin şimdi de romanın en ılımlı, sevgi dolu ve talihsiz karakterine, Aleksey’e geçelim. Aleksey üzerine çok şey yazılabilir, fakat ben ana fikirden uzaklaşmamak adına onu aile ve ülke metaforu üzerinden ele alacağım. Bir konuda, yazara, hiç düşünmeden katılıyorum. Aleksey, bence de kitabın en sıra dışı, en kendine has karakteri.  Onu tanımlayacak en uygun sıfat, belki de erdemliliktir. O, kendindeki saf sevgiyi herkese yayan ve karşı tarafta da kendisinde olduğu kadar saf bir sevgi olduğuna koşulsuz inana biri. Belki de bundan dolayı yazar tarafından henüz olgunlaşmamış olarak nitelendiriliyor.  ‘Hakkındaki kanımı hemen söyleyeyim: Henüz olgunlaşmamış bir insan severdi. ‘ [7] Eserde, Aleksey ilahi yönü kuvvetli olan tipi temsil ediyor gibi görünebilir fakat bu onun koyu bir dindar olmasından kaynaklanmıyor; o, dünyada kötülüğe bulanmış ruhun kurtuluşunu manastır hayatında gördüğü için böyle algılanmaktadır. Manastır hayatına olan bu inancı ve sevgisi de manastırın ünlü Staretz’i[8] Zosima’ya olan sevgisindendir. Eğer Aleksey, gençliğinin de verdiği cesaretle tanrının yokluğuna inansaydı, bir sosyalist olabilirdi -ki bu kendi yaşındaki biri için fazlasıyla olasıydı. O ise ‘’Ölmezlik için yaşamak istiyorum, bu yolda yürüyecek, hiçbir uzlaşmaya yanaşmayacağım.’’[9] diyerek kendi yolunu çizdi. Yazarın da eklediği gibi,Aleksey, az çok son zaman gençlerindendi; yani yaradılıştan namuslu, gerçeğe susamış, onu arayan ve inanan bir gençti. Yani duru bir ruhtu. Henüz dünyadaki kötülüğün kökleşmediğine inanan, birçok anlamda temiz bir bedendi. Zaten eser boyunca onun başkaları için oradan oraya koşturduğunu, ağabeyleri ve babası için elinden geldiğince çabaladığını görüyoruz. Çabaları sadece ailesiyle de sınırlı kalmayıp çevresine de yardım için çırpındığı ve bütün bunları yaparken kendisini bir defa bile düşünmeyecek kadar özverili davrandığı gözler önündedir. Bunun en çarpıcı örneği Lise ile arasında geçen evlilik konuşmasıdır. Lise’den kendisini sevdiğine dair bir mektup alan Aleksey, bir sonraki buluşmada ‘’Mektubu okur okumaz, her şeyin tıpkı böyle olacağını düşündüm. Staretz Zosima ölür ölmez manastırdan çıkmam gerekiyor, Öğrenimime devam edeceğim, sınavlarımı verdikten sonra yasal iznimi alıp evleniriz. Sizi seveceğim. Böyle Şeyleri enikonu düşünecek vaktim oldu diyemem ama kendime sizden daha iyi bir eş bulamayacağımı düşündüm. Staretz’de evlenmemi istiyor..‘’ [10] sözlerini dile getiriyor. İlerleyen kısımlarda da başrahibin ölmesi ve ailesinin tamamen dağılmasından sonra kendisini insanlara hizmet için adar ve bu yolda bir gezgin olur. Ülkenin inancı en kuvvetli tarafını temsil eden Aleksey babasının abisi tarafından öldürülmesi –ki olayın aslında Dimitri suçsuzdur- , büyük abisinin katil olması ve sürgün edilmesi, ortanca abisinin ise iyiden iyiye hastalanması ve aklını kaybetmesi sonucu hastaneye kaldırılmasıyla büyük bir çöküntü yaşıyor. Bu çöküntü onun inancını yok edecek türdendir. O ise inancını korumak için belki de kendisini cezalandırmak için yola çıkıyor ve elinde kalan son şey olan sevgisini insanlara dağıtıyor. Artık karşımızda tam anlamıyla bir hizmet elçisi var.  Aslında Aleksey, vaziyet ne kadar boğucu ne kadar ürkütücü ve de ne kadar umutsuz olursa olsun insanlık için hala yapılabilecek bir şeyler olduğunu çok anlamlı bir biçimde gösteriyor. Henüz hiçbir şey bitmemiş diyebiliyoruz onunla. Kitabın başından sonuna kadar saflığını koruyor ve sevgisini yitirmiyor. Yaptıkları hatalardan dolayı kendisini cezalandıran yahut cezalandırılan karakterler gibi yok olmuyor, devam ediyor. Hem de bunu bütün ailesini kaybettikten sonra bile yapabiliyor. İlk gençliğinde, manastıra yönelmeseydi de başka bir yola yönelseydi, belki davranışları bu seyirde olmayacaktı ama o, daha başından beri tek kurtuluşun bu yolda olduğunu görmüştü. Bu da, farklı biçimlerde düşünmeye zorluyor ferdi. Aynı durum bizim için de geçerli olabilir mi? Bu soru derin bir düşünme seansını hak ediyor.

    Karamazov Kardeşler adlı eser aslında içinde çok fazla fikir barındırıyor. Hak verirsiniz ki bunların yarısını bile anlatmaya kalkmak hem karışıklığa mahal verir hem de konuyu dağıtır. Bundan mütevellit dikkatimi en fazla çeken mevzuyu ele almaya çalıştım. Farklı bir şekilde dördüncü oğul olarak Smerdyakov’u da eklemek istedim fakat akışa engel olmamak için ve konu bütünlüğü sağlamak adına bu arzudan vazgeçtim. Burada bir ülke var ve bu ülke birçok yönden diğer ülkelerle aynı sorunlara, aynı yapılara sahip. Elimden geldiği kadar bunu aktarmaya çalıştım. Yetersizlikler yahut yanlışlar olabilir, bunun için her okuyucudan geri dönüşler bekliyorum.  Farklı bir pencereden bakmanıza vesile olduysam ne mutlu bana.

                                                                                                           

                                                                                                                                      AYSEL ŞAHİN

 

KAYNAKÇA

AYAS, O. G. (2013). BATI SORUNU ÇERÇEVESİNDE DOSTOYEVSKİ’DE TÜRK VE DOĞU ALGISI. Avrasya İncelemeleri Dergisi (AVİD), II/1 , 247-269.

Dostoyevski, F. M. (2007). KARAMAZOV KARDEŞLER. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

HAFIZOĞLU, L. (2003). RUS ELEŞTİRİ TARİHİNDE F.M. DOSTOYEVSKİ. 125 U.Ü. FEN-EDEBİYAT FAKÜLTESİ SOSYAL BİLİMLER DERGİSİ Yıl: 4, Sayı: 5 .

Işık, M. F. (2014). DOSTOYEVSKİ’NİN ROMANLARINDA VAROLUŞÇU TEMALAR. Muş Alparslan Üni̇versi̇tesi̇ Sosyal Bi̇li̇mler Dergisi ISSN: 2147-7655 Cilt:2 Sayı:2 Aralık: 2014 .

Taylan, A. M. (2017). Fyodor Dostoyevski. Tuhaf Dergi , 1-62.

Türker, T. KARAMAZOV KARDEŞLER'DE POLITIK SEMBOLİZM. Ankara: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi .

www.kubbealtilugati.com. (tarih yok). 03 03, 2017 tarihinde Kubbealtı Lugati. adresinden alındı



[1] KARAMAZOV KARDEŞLER'DE POLITIK SEMBOLİZM, Taşan Türker, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Araştırma Görevlisi

[2] Bu nota dair makaleler kaynakçada verilmiştir.

[3] DOSTOYEVSKİ F. M., Karamazov Kardeşler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2007, sayfa:3-4

[4] DOSTOYEVSKİ F. M., Karamazov Kardeşler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2007, sayfa:97-98

[5] DOSTOYEVSKİ F. M., Karamazov Kardeşler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2007, sayfa:274-275

[6]DOSTOYEVSKİ F. M., Karamazov Kardeşler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2007, sayfa:303

[7] DOSTOYEVSKİ F. M., Karamazov Kardeşler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2007, sayfa:17

[8] Staretz’in tarikat babalığına benzer bir anlamı vardır. ‘Staretz, ruhunuzu, iradenizi alıp, kendi ruhuna, kendi iradesine bağlayan adamdır. Bir Staretz’i seçmekle iradenizi kullanmaktan vazgeçerek onu tam bir teslimiyetle önderinize bırakmış oluyorsunuz.’(Sf.: 29-30) Bir bakımdan İslam’daki Mevlevilik oluşumuna benzetebiliriz.

[9] DOSTOYEVSKİ F. M., Karamazov Kardeşler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2007, sayfa:28

[10] DOSTOYEVSKİ F. M., Karamazov Kardeşler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2007, sayfa:242