HESABIM
GİRİŞ YAP

Hoşgeldiniz! Hesabınıza buradan giriş yapabilirsiniz.



Yardım
ya da
YENİ HESAP OLUŞTUR

Bilgilerinizi girerek yeni bir hesap edinebilirsiniz.



POST MODERN ZEKA MI?YENİ GELENEK Mİ?-I



 POST MODERN ZEKA MI? YENİ GELENEK Mİ?

 

Sinirbilimden YaşambilimeDuyguların dili...

 

Duygular, fiziksel varlığı olmayan, belirsiz şeyler değildir. Geleneksel pozitivist bilim yaklaşımında hisler beş duyu ile gelen algılardan farklı idi. Maddesel varlığı yoktu. Damassio’nun eşsiz tanımı ile geleneksel bilimde beynimiz vücudumuzun tutsak bir seyircisiydi. Vücudumuzda fizyolojik düzenlemeler vardı; duygular da bu fizyolojinin, düzenlemelerin garip sonuçlarıydı. Safra kesesinin salgısı ne ise duygu, düşünce ve davranış da beynimizin bir ürünüydü. Beynin belirleyici, düzenleyici, yönetici bir rolü yoktu. Yeni bilimsel bilgilerde ise duyguların maddesel varlığı anlaşıldı. Zihinsel etkinlik denildiğinde hem vücut hem beyin birlikteliği düşünülmeye başlandı. Hatta, “acaba beynimizde aktif hale geçen ‘Excutive Gen’ yani yeni yönetici bir gen mi var?” sorusu oluştu. Zihin olarak tanımlanan fizyolojik işlemler sadece beynin değil ana vücudun ve evrensel topluluğun türevi olarak kabul edildi. (Damassio 1994)

Descartes, ‘Cogito, ergo sum’ yani, ‘düşünüyorum o halde varım’ demişti. Duyguların maddesel varlığını ve yaşama etkisini yok saymıştı. Bugün insan zihninin kafamızın içinde bulunan fiziki dokudan tamamen ayrı bir varlık olduğu felsefenin temel taşlarından biri haline geldi. Bu görüş doğulu bilginlerin yüzyıllardır benimsediği tezi desteklemektedir. Bilinen bir gerçek ki, insan para harcarken, yatırım yaparken, evlenirken salt akılla hareket etmez sevgi, takdir edilme arzusu, güven duygusu, önemli belirleyicilerimizdir.

SEVGİ ve BEYİN FELSEFESİ

Sevgi duygusunun insan beyninin özel bir işleyişine bağlı olduğunun anlaşılması, sevginin değerini ve itibarını düşürür mü? Binlerce yıldır aşk, sanat, romantizm, kıskançlık olarak bilinen ve ‘insan ruhu’ olarak isimlendirdiğimiz kavram yeniden mi tanımlanacak?

Duygularımızın beynimizde biyokimyasal karşılık bulması, duygularla ilgili ölçü aletini keşfettiğimiz gerçeğine bizi yaklaştırdı. Hangi sevgi, hangi nefret, hangi değerler bizim çıkarımızadır, sorusuna artık beynimizi ölçerek karar verebileceğiz.

Duygularımızın fiziksel bir varlığının olması insanlık tarihinin hayranlık uyandıracak keşiflerinden birisi olmuştur. İnsan beynindeki karmaşık biyolojik süreçler ve sayısız bağlantılar, insanı doğru tanımamızda bize yardımcı olmaya başlamıştır. Bu konuda;

Birinci Buluş: Beynimizle diğer organlarımızın bir bütün içinde çalışması, komutlarını kimyasal enformasyon şeklinde dokulara göndermesi.

İkinci Buluş: Beynimizin zihin haline gelmesi. Beş duyu, duygular, düşünceler ve çevreden gelen uyaranları algılayıp, niyetlenmiş davranışa yönelmesi sosyal çevreyi gerektirir.Prof. Dr. Nevzat Tarhan

Üçüncü Buluş: Beynin, zihin haline geldikten sonra kendi kendini programlaması için zihinsel etkinliğe ulaşması ve kendini yenilemesinde üstün, aşkın bir güç gerektiği fikri…

Dördüncü Buluş: Sinirbilim hakkında çok şey bilen Batı felsefesinin yaşam hakkında çok şey bilen doğu felsefesine her zamankinden daha çok ihtiyacı olduğu…

DUYGUSAL ZEKANIN DOĞUŞU

Entelektüel algılamamızı bu kadar değiştirebilecek yeni bilgi ve buluşlar doğal olarak yeni doğrular ortaya çıkardı. Akıl ve zeka ile çözülemeyecek sorunlar ve açıklanmayacak sorular yeni duygu tanımlaması ile cevaplanmaya başlandı.

Kendimizi tanımamız hayatı ve varoluşu anlamamız, başkalarına anlam iletirken duyguları da aktarmamız önem kazandı.

Senelerdir iletişimin ‘İnformatif’ yani bilgi aktarımı ayağı diyebileceğimiz tek tarafı biliniyordu. Ancak insanlar bu bilgileri eyleme dönüştüremiyorlardı. Ayrıca bilgilere inanıp, kabul etmeleri yetmiyor, davranışa dönüştürüp, benimsemeleri gerekiyordu. İşte bu noktada iletişimin duygu aktarım ayağı devreye giriyordu. Karşı tarafı söylediklerimizden çok söyleyiş şeklimiz ve beden dilimiz etkiliyordu.

Mesela, korkuyu sözel ifade ve aktarım tanımlayamaz. Hızlanan kalp atışı, titreyen dudaklar, hızlı solunum, el ve ayak boşalması, tüylerin diken diken olması, iç organların burkulması olmadan korkuyu anlatmak mümkün müdür? Soğuk, kuru ve nötr bir entelektüel bilgi, duygu oluşturan bazı zihinsel materyaller olmadan hiçbir sonuç vermiyor.

Aynı şekilde öfkeyi de düşünelim.

Sıkılmış dişler, kasılmış kaslar, kabaran göğüs, genişlemiş burun delikleri, hızlı bir soluma olmadan öfkeden söz edilebilir mi? İşte bunlar, duyguların aktarılması, düşünce bilgisinin duygu bilgisine dönüşmesi için zihinsel malzemeler gerektiğini gösteriyor. Bu malzemeler de serotonin, noradrenalin, dopamin gibi kimyasallar, hormonlar ve enzimlerdir. Başkalarına anlam aktarırken veya sinir sistemimizin rahatlatıcı (parasempatik) bölümünü devreye sokarken bazı kimyasallara ihtiyacımız vardır. Beynimizdeki bu kimyasalları doğu bir şekilde üretip, yönetmeyi ‘duygusal zeka’ olarak isimlendirmek hiç de abartılı olmayacaktır.

DUYGUSAL ALIŞKANLIKLAR

Beynimizin bizi savaşmaya veya sevmeye iten akıl yürütme ve karar verme ile birlikte akıl dışı davranmamıza neden olan somut biyolojik temelleri vardır.

Nezaket ve güvenin azalması, bencillik, şiddet, alçaklık ve zalimliğin artması ile birlikte başkalarının hissettiğini anlama becerisinin (empati) zayıflaması şiddet suçlarını artırdı. Empatinin zayıfladığı durumlarda başkalarının yaşadığı acı, mutsuzluk vb gibi psikolojik ihtiyaçlar anlaşılamaz. Empati yoksunluğunda dürtüler, kontrolden çıkmaya başlar. Benmerkezci beklentiler sosyal beklentilerin önüne geçer. Başkalarına ilgi, yardım, iyilik yapma, şefkatli olma yerine kendi çıkarını düşünme, zevkinin peşinde koşma, acımasız olma gibi değerler yaşama baskın olur.

Dürtüler, kendini eylemle ifade etmek isteyen duygulardır. Dürtüsüzlük insanı tembelliğe, acizliğe ve yalnızlığa iter. Dürtülerin aşırı ifade edilmesi ise acımasızlığa, başkalarına kötülük yapmaya, aceleciliğe, sabırsızlığa, alçakça olarak bilinen davranışlara sebep olur.

İnsanın istek ve dürtüleri ile yaptığı mücadele ve eğitim çalışması temel yaşam becerisini oluşturur. Yıkıcı, kendine zarar verici veya ölümcül riskleri sonuç veren dürtüleri zapt etmek ve şefkatli olmak için duygusal alışkanlıklar, sosyal beceriler edinilmesi gerekir. Bu konuda duygusal zeka tanımını temel yaşam becerisi olarak popüler psikiyatriye katan Daniel Goleman şunu söylüyor: “İki ahlakî tavra ihtiyacımız var: Kendine hakim olmak ve şefkat göstermek.”

Zehirli duyguların sigara içmek gibi fiziksel sağlığımıza zarar verdiğinin somut ve biyolojik temelleri, duygusal zeka tanımlamasının temel gerekçelerinden birini oluşturmuştur.

Duygusal zeka eksikliğinde, depresyon, şiddet dolu bir yaşam, uyuşturucu bağımlılığı, hayat başarısızlığı gibi durumlarla karşılaşıldığı somut bir bilgi olarak önümüzde durmaktadır.

Genetik mirasımızın bize bağışladığı duygusal eğilimlerin yine bu konudaki derslerle insan beyninde duygu devreleri haline dönüştürülmesi, hislerin eğitimi şeklinde tanımlanmaktadır. Geçmiş çağlarda atalarımızın “nefis terbiyesi” olarak belirttikleri duygusal dersler de aslında aynı şeydi. Kendini tanımak, kendini denetlemek, diğergamlık (empati), anlaşmazlık çözme, iş birliği yapma gibi temel insani beceriler atalarımızca nasıl öğretiliyordu? İstanbul’da, Anadolu’da, bütün Ortadoğu’da köşe başlarındaki “dergahlarda” ilim öğrenmek için gelenlere “önce edep” denilmesi duygusal hayatımızın akıllıca yönetilmesiydi. Zaten tutkularımızı, düşüncelerimizi, değerlerimizi ve yaşamı iyi yönetmek gerçekte bilge olmaktır.

Kızgın, asi, sinirli, kaygılı, dürtüsel, saldırgan tavırların azalması, nazik, şefkatli tutumların artması, akıl ve kalbin birleştirilerek eğitilmesini gerektirir. Batı terk ettiği manevi değerleri modern yaşamın kazanımlarını koruyarak ‘psikoloji’ adı altında tekrar hayata geçirmektedir. Bunun bir ifade şekli de, “duygusal zeka” kavramı olmuştur.

DUYGUSAL ZEKÎLİK

Mutluluk ve başarı için önemli olan duygusal niteliklere duygusal zeka denir. Duygusal zekî dediğimizde ise, kendi duygularıyla birlikte diğer insanların duygularını da okuyabilen, bağımsız davranan, uzlaşmayı başaran iyimser kişiler akla gelir. Amaca ulaşmak için ne yaptığın kadar nasıl yaptığını da önemseyen, zorluklar karşısında sebat edebilen, sorun çözmekten kaçınmayan ve uyum yetenekleri yüksek kişiler duygusal zekidirler. Mantıksal zekilerin, akademik başarıları güçlüyken, duygusal zekilerin hayat başarıları, evlilikleri, arkadaş ilişkileri daha iyidir. Kendileri ile de barışık olduklarından, zorluklar karşısında iş uyumları bozulmaz. Her zaman ümit duygularını ayakta tutabilirler.

Özetle,

  1. Özbilinç ((Kendini tanıma)
  2. Özdenetim (Dürtüleri kontrol etme)
  3. Duyguları ifade edebilme
  4. Başkalarının duygularını anlayabilme (Empati)
  5. Engellere rağmen yola devam edebilme (Sebat)
  6. Kendini harekete geçirebilme (Motivasyon)
  7. Uyum sağlayabilme, sorun çözmeye istekli olma
  8. Uzlaşmacı olabilme, çözüm odaklı düşünme
  9. Ümidi ayakta tutma ve iyimser olma
  10. Yeni deneyimlere açık olma, kendini geliştirmeye istek duyma

On maddede özetlenebilecek duygusal zekanın temel adımları zihinsel bir ustalık ve duygusal bir bilgelik gerektirir.

Bizim kültürümüzde ilim ve irfan ayırt edilmiştir. İlim sahibi olup, irfan sahibi olmayan kişiler, sırtına kitap yüklemiş ama adam olamamış tipler olarak tanımlanır. Çok bilgili, ancak sosyal ve duygusal becerileri zayıf olan bu kişiler sevilmezler, çoğunlukla yalnız kalırlar. Başarısız olduklarında çevrelerinde kimseyi bulamazlar.

Hem ilim hem irfan sahibi kimselerse, sınırlarını bilir, kendilerini bilgileri nedeniyle başkalarından üstün görmezler. İnsanî değerlerin akademik değerler kadar önemli ve gerekli olduğuna inanır ve o değerleri yaşatmaya çalışırlar. “Arif olan anlar” sözü, darb-ı mesel olmuştur. Bilgiyi uygulamaya geçirmekteki bu özellikler “insan-ı kamil” özelliği olarak kültürümüz ve inanç sistemimizce yüceltilmiştir. Empati, diğergamlık adı altında yani diğer insanlar hakkında da gam, kaygı hissedebilme şeklinde geleneğimizde yer almıştır. Kendine hakim olmak ve özdenetim, “nefis terbiyesi” adı altında dedelerimizce uygulanırdı. Modernizm, özgürlüğü, dürtüleri serbest bırakmak olarak tanımlanırken post modern zeka gerçek özgürlüğün “dürtülerden özgür olmak” olduğunu söylüyor. Bu, geleceğin yeniden keşfidir. Başkalarını önemsemeyen, sadece kendi çıkarını ve başarısını önceleyen, yaşamı bir mücadele olarak algılayan, “hayat bir mücadeledir” diyen birey ve toplum savaş halindedir. Toplumla çatışmak doğaldır, diyerek uzlaşmacılığı zayıflatan modernizm, sosyal ilişkilere zarar verdi. Meslek başarısı yüksek ama sosyal engelli, yalnız, bencil, zevkini yaşam amacı edinmiş bireyleri ödüllendirdi.

Modernizm, tüketimi hızlandırmak için yardımlaşma, ürünün işlem maliyetini artırır, alçak gönüllü olmak, zayıflık işaretidir düşüncesinde olduğundan rekabetçiliği çatışmaya dönüştürdü. Böylece kapitalist felsefe insanın mutluluğunu kurban etmiş oldu. İşte duygusal zeka da bu deneyimler sonucu deneme yanılma yoluyla terk edilen manevi değerlerin sistematize edilmesinden başka bir şey değildir.

Merhametli olmanın nörobiyolojisi, başkalarını mutlu etmenin, bireyin kendi beyninde mutlulukla ilgili hormon ve enzimleri salgılatması, fedakar olmanın kısa vadeli bir zevki terk edip, uzun vadeli bir zevki netice vereceğini anlatması, başkaları hakkında kaygı hissetmenin insan olmanın ölçütü olduğu ve beraber yaşama bilincinin doğurduğunu yeniden keşfettik.

İyi ki pozitif bilimler var. Bu doğrulara uyabilirsek, dünya daha yaşanabilir olacaktır.