HESABIM
GİRİŞ YAP

Hoşgeldiniz! Hesabınıza buradan giriş yapabilirsiniz.



Yardım
ya da
YENİ HESAP OLUŞTUR

Bilgilerinizi girerek yeni bir hesap edinebilirsiniz.



Burçin Gül | Boğaziçi Üniversitesi – Hukuk

MASUMİYETTEN VAHŞETE

William Golding’in Sineklerin Tanrısı (1954) romanı, masum bir çocuk grubunun ıssız bir adada medeniyet kurma çabasından vahşete sürüklenişlerini çarpıcı bir alegori olarak sunar. Yazar, II. Dünya Savaşı sonrası kaleme aldığı bu eserinde insan doğasının karanlık yönünü ve uygarlık örtüsünün aslında ne denli ince, kırılgan bir tabaka olduğunu vurgulamaya çalışmaktadır. Romanda yaşananlar, toplumdaki kusurların insan doğasının özündeki zaaflardan kaynaklandığına bir işarettir. Nitekim Golding, savaştaki deneyimlerinden süzdüğü karamsar bakışıyla, insanın doğuştan getirdiği kötücül eğilimlerin ve güç tutkusunun, medeniyet kisvesi altında bastırılmış olsa bile, uygun koşullarda hızla su yüzüne çıkabileceğini göstermeye çalışmaktadır. Bu yüzden Sineklerin Tanrısı’nı, insan doğasının özündeki kötülüğe ışık tutan bir başyapıt olarak kabul etmek yanlış olmaz; bununla birlikte insanların kurtuluş yolunun ancak uygarlığın kural ve değerlerine tutunmakla bulunabileceğine dair bir uyarı niteliği de taşır.  

 

Sineklerin Tanrısı, başlangıçta Viktorya döneminin ünlü macera hikâyesi Mercan Adası’nı andıran masum bir tonda başlar. Bir nükleer savaş sırasında tahliye edilmek üzere uçakla taşınan bir grup İngiliz okul çocuğu, Pasifik’te mercan kayalıklarıyla çevrili tropik bir adaya düşerler. İlk anda bu ıssız adayı cennet misali bir oyun alanı sanan çocuklar coşkuyla keşfe çıkıp “Mercan Adası gibi...” diyerek heveslenirler. Ne var ki Golding romanında bu iyimser başlangıcı bilinçli bir ironiyle tersine çevirmeyi amaçlamaktadır. Nitekim Sineklerin Tanrısı’nın başlıca iki karakterinin adları bile (Ralph ve Jack) doğrudan doğruya Mercan Adası romanındaki çocuk kahramanların adlarıdır. Bu bilinçli gönderme, başlangıçta okuyana Mercan Adası’ndaki gibi iyimser bir “çocuk macerası” beklentisi yaratır. Ancak çok geçmeden bu beklenti boşa çıkar: Golding’in kahramanları, uygarlığı yeniden inşa etmek bir yana, onu hızla yitirerek küçük bir distopya yaratırlar. Ada, çocuklar için kısa sürede bir oyun cennetinden adım adım bir kâbus diyarına dönüşür. Bu minik toplumda yaşananlar, aslında yetişkin dünyasının savaş ve barbarlık döngüsüne ayna tutmaktadır. Romanın sonunda adaya çıkan deniz subayının gördüğü manzara da bunu göstermektedir. Öyle ki, çocukların minyatür dünyasındaki bu yıkım, büyük ölçekli bir savaşın yansıması gibidir. Golding, masum çocukların hikâyesi aracılığıyla 20. yüzyılda yetişkin dünyanın tanık olduğu şiddet ve diktatörlük olgularını alegorik biçimde eleştirir.

 

Romanın başında, uçak enkazından sağ kurtulmayı başaran farklı yaşlardaki çocuklar, adada tek bir yetişkin bile olmadığını fark edince önce sevinç ve özgürlük hissine kapılırlar. Kısa süre içinde ise dağınık halde kalmanın tehlikelerini sezip bir araya gelmeleri gerektiğine karar verirler. Sahilde buldukları büyük, beyaz bir deniz kabuğunu (romanda adı şeytanminaresi) üfleyerek tüm çocukları ilk kez bir toplantıya çağırırlar. Bu deniz kabuğu, başından itibaren romanda uygarlığın sembolüdür. Nitekim ilk toplantıda çocuklar, tıpkı medeni bir toplum gibi, bazı kurallar koymaya ve aralarından bir lider seçmeye girişirler. En yaşça büyük ve soğukkanlı görünen Ralph, deniz kabuğunu çalıp herkesi topladığı için doğal bir otorite izlenimi kazanmıştır. Grup bir oylama yapmaya karar verdiğinde, Ralph çocukların çoğunluğunun oyuyla şef seçilir. Bu seçim sahnesi romanda şöyle betimlenir: “Denizkabuğu oyunu kadar hoş bir oyundu bu oylama işi... genel istek, Ralph’ın şef seçilmesi isteğine dönüştü oybirliğiyle”. Hiçbir çocuk Ralph’ı neden lider istediklerini tam açıklayamasa da kucağında denizkabuğunu tutan bu sakin ve yakışıklı çocuğa içgüdüsel bir güven duyarlar. Böylece Ralph, grubun ilk demokratik lideri olarak hukuk, düzen ve ortak refah için kolları sıvar. Aslında ne zekâ bakımından ne de liderlik tecrübesi açısından Ralph en uygun aday değildir; nitekim çocukların “akıl belirtileri gösteren tek kişi” olarak fark ettiği çocuk Domuzcuk iken, doğal liderlik iddiası taşıyan da Jack Merridew’dir. Golding bu sahnede çocukların rasyonel nedenlerden ziyade sembollere ve görünüşe aldandıklarını göstermeye çalışmaktadır okuruna: Denizden çıkarılan o muhteşem denizkabuğunu öttürüp hepsini topladığı için, sırf elinde bu güç sembolü var diye Ralph’a bir karizma atfetmişler ve seçmişlerdir. Ralph karakteri adada medeniyet ve demokrasi ideallerinin temsilcisidir: Kurallara bağlı kalır, herkesin söz almasına imkân tanır, sürekli ateş yakıp dumanla işaret vererek kurtulma umudunu canlı tutmaya çalışır ve topluluğun iyiliğini ön planda tutar. Ralph’ın bu tutumu, vahşi doğada tek başlarına kalan çocuklar arasında bile sağduyu ve nezaketin filizlenebileceğine dair okuyucuda bir umut uyandırır. Gerçekten de Ralph’ın amacı, adadaki tüm çocuklar için uygar normlara dayalı küçük bir ütopya yaratmaktır. İlk toplantıda “Konuşma izni” gibi kurallar koyar; elinde otorite sembolü haline gelen denizkabuğunu tutan kişiye konuşma hakkı verileceğini ilan eder. Dahası, çocuklara liderlerini oylamayla seçmeyi teklif eden de Ralph’tır. Bu başlangıç atmosferi, adadaki masumiyet temasının altını çizer: Çocuklar, büyüklerini taklit ederek barışçıl ve düzenli bir toplum inşa etmeye niyetlenirler.  

 

Ancak Ralph’ın liderliği uzun vadede zayıflıklar barındırır. Her ne kadar Ralph doğal bir otoriteye ve iyi niyete sahip olsa da, yönetim becerisi pratikte sınanır. Özellikle disiplin ve karizma konusunda eksikleri olduğu ortaya çıkar: Çocuklar zamanla onun talimatlarını dikkate almamaya, sorumluluklarını savsaklamaya başlar. Örneğin, toplantılarda alınan kararlara rağmen çoğu çocuk barınak inşasında yardımcı olmaz, temiz su ve tuvalet gibi düzenlemelere uymaz; verilen görevleri Ralph ve birkaç istisna dışında yerine getiren çıkmaz. Bu durum, toplumsal düzenin ve bireysel sorumluluğun çöküşünü hızlandırır. Bunun haricinde kısa sürede Ralph’ın otoritesini sarsan iki etken devreye girer: Jack’ın av tutkusu ve çocukların içindeki mantık dışı korku. Bu iki olgu bir araya gelerek adadaki cenneti karabasana çevirmeye başlar.  

 

Ralph’ın en büyük destekçisi, zeki ama fiziksel açıdan zayıf olan Domuzcuk karakteridir. Domuzcuk, astım hastası, gözlüklü ve şişman bir çocuk olup grubun en entelektüel üyesidir. Başlangıçta diğer çocuklar tarafından alay konusu edilse de aslında adadaki tek akıl belirtileri veren kişidir. Nitekim denizkabuğunu bulup Ralph’a birlikte toplantı yapmalarını öneren ilk kişi Domuzcuk’tur. Ayrıca adadaki durumların ciddiyetini, uçaklarının düştüğünü ve belki de kimsenin kendilerini aramaya gelmeyeceğini, hemen kavrayan da odur. Domuzcuk, çocukların uygar bir düzen kurabilmeleri için su kaynaklarını verimli kullanma, barınak inşa etme, tuvalet yeri belirleme gibi pratik öneriler getirir. Zekâ düzeyi en yüksek çocuk olmasına rağmen, bedensel zaafları ve sosyal beceriksizliği nedeniyle liderlik iddiasında bulunamaz ve çoğunluk tarafından pek de ciddiye alınmaz. Hatta diğerleri ona sürekli lakabıyla hitap ederek, şişmanlığını ve beceriksizliğini yüzüne vurur. Domuzcuk’un temsil ettiği medeni akıl ne yazık ki adada gereken saygıyı görmez. Yine de Ralph, liderlik yükü ağırlaştıkça Domuzcuk’un değerini daha iyi anlamaya başlar. Onun tavsiyelerine kulak verip bazı konularda onu danışman olarak kullanır; örneğin “Denizkabuğu kimdeyse o konuşacak” kuralını Domuzcuk'un telkinleriyle uygular. Domuzcuk, başlangıçta Ralph’ın meşruiyet kazanmasında önemli rol oynasa da fiziksel zayıflıkları nedeniyle grubun zorbaları tarafından sürekli itilip kakılması, topluluğun akıldan çok kaba güce prim verdiğinin bir işaretidir. Bu durum, adada insan doğasının iyicil ve mantık yanlısı yönü ile ilkel ve acımasız yönü arasındaki çatışmanın bir habercisidir.

 

Adaya henüz uygarlık tohumu ekilmeye başlanmışken, insan doğasının karanlık yüzü de kendini hissettirmeye başlar yavaş yavaş. Ralph lider seçilmeden önce bile bir başka baskın karakter olan Jack Merridew, kontrolü ele geçirme arzusunu romanda açıkça ortaya koymaktadır. Jack, adaya ilk düştüklerinde kendi okul korosunun başkanlığını yapmış, emir verme alışkanlığı olan bir çocuktur. Oylama fikri ortaya atıldığında, tereddütsüz “Şef ben olmalıyım!” diye çıkışarak liderliği kendine hak görür; ancak seçimde Ralph kazanınca gönülsüzce boyun eğmek zorunda kalır. Jack, daha ilk andan itibaren güç ve iktidar hırsıyla hareket ederek Ralph’ın en büyük rakibi konumuna yerleşir. Roman ilerledikçe Jack, vahşet ve şiddet içgüdüsünün baş temsilcisi haline gelir. Başta Ralph’ın otoritesini istemeye istemeye kabul ederken, özünde demokratik değerlere önem vermeyen, sadece güç sahibi olmayı ve hükmetmeyi arzulayan bir yapıya sahiptir. Jack, Ralph şef seçildiğinde hırslanan ve sonucu hazmedemeyen, kuralları kendi istediği zaman hiçe sayan despotik bir figür olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ralph’ın kuralcı ve akılcı liderliğine kısa sürede ava ve fiziki güce verdiği önemle meydan okumaya başlar, korkuyu kışkırtarak kendini koruyucu olarak konumlandırır, kuralları hiçe sayıp şiddeti meşru kılar. Daha ilk toplantıda korosunu askeri bir disiplinle kontrol altında tutması, sert emirler yağdırması ve itaatsizliğe tahammül göstermemesiyle, “çekirdek bir faşist lider” izlenimi verir. Siyah pelerinleri içinde sıraya dizilmiş koro üyeleri, Jack’in komutlarıyla hareket eden küçük bir paramiliter birlik gibidir. Bu yönüyle Jack Merridew, adadaki gücün cazibesi ve otoriter yönetim arzusunun sembolü olacaktır. Golding romanında, Jack karakterini giderek diktatörleşen bir figür olarak işlerken 20. yüzyılın faşist liderlerine açık göndermeler yapmaktadır; Jack’in kibirli tavırları, buyurgan üslubu ve otorite tutkusu bu bağlamda değerlendirilebilir. Nitekim roman hakkındaki edebî eleştirilerde romandaki “demokratik liderlik”in Ralph ile, “otokratik/totaliter liderlik”in ise Jack ile özdeşleştirilmektedir.

 

Jack Merridew’in karakter gelişimi, ilkel dürtülerin ve tahakküm arzusunun zincirlerinden boşalması şeklinde özetlenebilir. Başlangıçta bir İngiliz okul çocuğunun terbiyesine sahipken, avlanma tutkusu onu adım adım vahşileştirir. Özellikle ilk domuz avı deneyimi onun için bir dönüm noktasıdır: Jack başlangıçta yakaladığı domuza bıçağını indirmeye cesaret edemez, çünkü uygarlığın getirdiği ahlaki engeller hâlâ zihnindedir. Fakat bu utanç ve çekince duygusu kısa sürede yerini ölümcül bir kararlılığa bırakır. Artık Jack için av, sadece karın doyurma amacı taşıyan bir etkinlik değil, “tıpkı savaşa benzeyen tehlikeli bir oyun” gibidir ve bu içinde kan dökme tutkusunu uyandıran bir şiddet saplantısına dönüşür. Golding, Jack’in bu dönüşümünü görsel bir motifle somutlaştırır: Yüz boyası ve maske. Jack, bir sonraki ava çıkmadan evvel yüzünü kil ve kömürle boyayarak kendine yeni bir çehre yaratır. Kırmızı, beyaz ve siyah desenlerden oluşan bu boyalı yüz, Jack’i tanınmaz ve sorumsuz bir varlığa dönüştürür. Jack, sudaki yansımasına baktığında sanki karşısında bambaşka bir yaratık görür; heyecanla kahkahalar atarak bu yeni kimliğini benimser. Golding bu durumu şöyle telaffuz eder: “sanki başlı başına bir benliği vardı bu maskenin; maskenin arkasına saklanan Jack, utanma duygusundan da kendi benliğinden de kurtulmuştu.’’. Bu dönüşüm kritik önemdedir, çünkü artık Jack Merridew adında terbiyeli bir okul çocuğu değil, utanma duygusu kalmamış, vahşiliğe tamamen hazır ilkel bir avcı vardır karşılarında. Bu maske sayesinde Jack, toplumda ayıplanma korkusunu ve bireysel sorumluluk duygusunu üzerinden atmıştır. Sosyal psikolojide “deindividuation” (kimliksizleşme) olarak bilinen bu olgu, romanda canlı bir biçimde resmedilir: Yüzlerini boyayarak anonimlik kazanan çocuklar, normalde çekinecekleri vahşi davranışları grup halinde sergilemeye başlarlar. Nitekim Jack da “boyun eğdiği tüm yasaklardan kurtulup daha kolay kan dökebileceğini” sezdiği için bu boya maskesini kullanır. Yüzündeki boya, onu utanç duygusundan arındıran bir anonimlik kalkanıdır. Jack’in boyalı sureti, artık çocukların gözünde de otoriter bir semboldür; öyle ki boyalı yüzü ardında bir şef kimliğine bürünmesi, diğer çocukları da büyüleyip peşinden sürükler. Bu durum, modern toplumda bireyin varoluşsal sorumluluktan kaçışının bir simgesi olarak da okunabilir: Kendi benliği yerine bir grubun, ideolojinin veya karizmatik liderin ardına sığınan kişi, özgürlüğünün yüklediği sorumlulukları terk eder. Golding’in çocuk kahramanları üzerinden verdiği mesajlardan biri de budur: İnsan, rahatlık uğruna kendi aklını ve vicdanını bir otoriteye teslim edebilir.  

 

Adadaki çocuklar, özellikle küçük yaştakiler, bir süre sonra geceleri kâbuslar görmeye ve ormanda belirsiz bir tehdit hissine kapılmaya başlarlar. İçlerinden biri, gece karanlıkta ağaçlar arasında “yılan benzeri bir şey” gördüğünü iddia eder; bu söylenti kulaktan kulağa büyüyerek ormanda gizlenen bir “canavar” efsanesine dönüşür. Başlangıçta Ralph ve Domuzcuk gibi mantıklı çocuklar bu korkuyu yatıştırmaya, böyle bir şey olmadığına herkesi ikna etmeye çalışır. Domuzcuk, “canavar” diye tabir edilen hayali varlığa inanmadığını yüksek sesle dile getirir; Ralph da küçükleri teselli eder. Ne var ki belirsizliğin yarattığı endişe herkesi sarmaya başlar. Tam bu sırada, bir gece vakti adanın dağlık tarafına bir paraşütçü pilotun ölü bedeni düşer. Gökyüzünde patlayan bir hava savaşının artığı olan bu paraşütlü ceset, rüzgâr estikçe paraşütü şişip inerek hareket ediyormuş gibi görünür. Karanlıkta dağın tepesinde silüetini gören nöbetçiler, onu “havadan gelen” korkunç bir canavar sanıp dehşet içinde kampa kaçarlar. Böylece çocukların zihnindeki canavar korkusu “gerçek” bir temele kavuşmuş olur.  

 

Bu noktadan itibaren adadaki korku kültürü hızla tırmanır. Bilinmez bir canavar fikri, çocukların zihninde somut bir tehdit halini alır ve panik yayılır. Gündüzleri bile ormana girerken tedirgin olan çocuklar, geceleri kabuslarla uyanmaya başlar. Toplantılar artık canavar konusunun tartışıldığı gergin oturumlara dönüşür. Bu gelişme, romanın önemli bir temasını içinde barındırır: Korku, toplumsal düzeni şekillendiren güçlü bir faktördür. Canavar efsanesi, çocukların bilinçaltındaki endişelerin dışavurumu olarak okunabilir. Aslında Golding, canavar motifini insanın içindeki karanlığın simgesel bir temsili olarak kullanmaya çalışıyor romanında. Nitekim adada çocukları tehdit eden somut bir canavar yoktur; onların korkup büyüttüğü şey, kendi hayal güçlerinin ve içgüdülerinin ürünüdür. “Canavar” dedikleri bilinmez güç, aslında insanın kendi içindeki ilkel korku ve kötülük potansiyelidir. Bunu sezebilen tek kişi de mistik bir sezgiye sahip olan Simon’dan başkası değildir. Bir toplantıda Simon çekingen bir cesaretle “Demek istediğim şu... Bizden başka canavar yok belki...” diyerek canavarın kendi içlerinde olabileceğini ima eder. Bu cümle, romanı özetler niteliktedir: İnsandan başka canavar yoktur. Bu söz karşısında grup adeta irkilir; Domuzcuk dehşetle “Aklını kaçırmış!” diye çıkışır. Simon’un söylemeye çalıştığı hakikat, diğer çocuklar tarafından hemen bastırılır ve ciddiye alınmaz. Golding burada insanoğlunun kendi içindeki kötülüğü kabullenmeye ne denli dirençli olduğunu vurgulamaya çalışmaktadır. Ki Simon’un sezgisi ileride birebir doğrulanacaktır: Canavar sandıkları şeyin dışarıda değil, içlerinde olduğu gerçeği kaçınılmaz bir biçimde ortaya çıkacaktır.  

 

Canavar korkusu kontrolden çıkarken, Jack bu durumu kendi iktidarı lehine kullanmaya karar verir. Bir toplantıda, Ralph’ın “Korkacak bir şey yok” telkinlerine karşı Jack hiddetle ayağa fırlayıp Ralph’ı korkaklıkla suçlar. “Belki de canavardan sen korkuyorsun!” diyerek Ralph’ın liderliğini sorgulamaya başlar. Bu açık çatışma, grubun bölünmesine giden süreci hızlandırır. Jack, korkuyu körükleyerek otoriteyi ele geçirmeye çalışır; çocuklara canavarı avlayabilecek tek kişinin kendisi olduğunu, Ralph’ın ise korkak bir lider olduğunu telkin eder. Sonunda sabrı taşan Jack, toplantıyı terk ederek ayrı bir grup kuracağını ilan eder. “Gelmek isteyen varsa gelsin!” diyerek av peşindeki tüm çocukları peşine toplar. Böylece adada ilk defa topluluk açıkça ikiye bölünür: Ralph’ın denetiminde kalan küçük bir grup (Ralph, Domuzcuk ve ikizler Sam ve Eric başta olmak üzere birkaç çocuk) ve Jack’in liderlik ettiği “avcı kabilesi”. Jack yeni grubuna adanın kayalık ucunda bir yer bulur ve buraya “Kaya Kale” adını verir. Kendisini de burada mutlak “Şef” ilan eder. Bu gelişme, çocukların kurmaya çalıştığı demokratik düzenden ilkel bir kabile düzenine geri dönüş anlamına gelir. Artık Jack, gücünü pekiştirmek için şiddeti ve korkuyu meşru gören bir tiran gibi davranmaya başlar.  

 

Jack’in kabilesine katılan çocuklar, onun otoritesini sorgusuz benimserler. Jack ise bir liderin ihtiyaç duyacağı tüm mit ve ritüelleri devreye sokar: Canavara kurban sunma, av şölenleri, savaş boyaları, özel savaş çığlıkları… Öldürdükleri domuzun başını kesip sivri bir kazığa geçirerek ormana bırakmaları, bu bağlamda özellikle dikkat çekicidir. Jack, ilkel bir kabile reisinin inancıyla, canavarı yatıştırmak için bu kanlı kurban ritüelini gerçekleştirir. Sineklerin üşüştüğü bu kesik domuz başı, romanda “Sineklerin Tanrısı” olarak anılacak ve kötülüğün simgesine dönüşecektir. Jack’in kabilesi, bu putperestçe hareketle birlikte korkularını somut bir objeye odaklayıp ona tapınmaya başlar. Bu sahne, aynı zamanda irasyonel inançların korku atmosferinde nasıl filizlenebileceğini göstermektedir. Canavara kurban verme fikri, Jack’in gücünü artırırken, çocukların vahşete sürüklenişinin de bir göstergesidir.  

 

Grubun en farklı ve duyarlı çocuğu olan Simon, romanın ahlaki vicdanını temsil eder. Simon, diğer büyük çocukların tersine küçüklerle ilgilenir, onlara meyve toplar; barınak yapımında Ralph’a yardım eder; sık sık tek başına ormanda doğanın huzurunu dinler. Bu yönleriyle adeta bir aziz veya bilge figürü olarak yorumlanabilir. Hatta Golding bir söyleşide Simon için “İsa’yı andıran bir kişiliği var” demiştir; Simon sezgileriyle gerçeği görebilen, masumiyeti ve iyiliği temsil eden bir çocuktur. Simon, canavar meselesinde de gerçeğe en yakın olan bakış açısını dile getirmiştir: Korkulan canavarın aslında çocukların kendi iç dünyalarından kaynaklandığını sezinleyen odur. Romanda, Simon bu sezgisini doğrulayacak dehşet verici bir deneyim yaşar. Ormanın derinliklerinde, Jack ve avcılarının kazığa geçirdiği kesik domuz başıyla karşılaşır. Üzeri sineklerle kaplı bu iğrenç domuz başı, Simon’un gözünde şeytani bir figüre –Sineklerin Tanrısı’na– dönüşür. Yalnız başına doğanın içinde duran Simon, sanki bu şeytanî put ile hayalî bir konuşma gerçekleştirir. Aslında olan, Simon’un kendi bilinciyle ve korkularıyla yüzleşmesidir: Sineklerin Tanrısı sembolik olarak Simon’a hitap eder, onunla alay edip diğer çocukların kendisini öldürebileceğini fısıldar. Golding bu sahnede Simon’un zihin dünyasında kötülükle yüzleşmesini alegorik bir biçimde okura sunmaya çalışır. Domuz başının sabitlenmiş bakışlarında Simon, korkunç bir gerçek görür: “Dişi domuzun yarı kapalı gözleri... donmuş gibiydi. Bu gözler, her şeyin kötü olduğunu söylüyordu Simon’a.” Simon içten içe bu gerçeği zaten bildiğini hisseder. Nihayet Sineklerin Tanrısı’nın temsil ettiği iç ses, Simon’a canavarın aslında kendilerinin bir parçası olduğunu itiraf ettirir. Simon baygınlık geçirip yere yığılmadan önce, bu vizyon ona adadaki esas tehlikenin çocukların kendi içindeki karanlık olduğunu göstermiştir. Golding burada kötülüğün yenilmez bir parça olduğunu, “insanlığın başlıca hastalığı” olarak nitelediği bu kötülüğün insan ruhunda daima var olacağını ima etmeye çalışmaktadır. Nitekim Sineklerin Tanrısı’nın simgelediği içimizdeki şeytan, somut bir canavar olmadığından asla tamamen öldürülemez, korku ve şiddet döngüsü insan doğasında potansiyel olarak her zaman mevcut olarak bulunmaktadır.  

 

Simon kendine gelip bu trans halinden çıktığında, dağdaki “canavar”ın aslında bir paraşütlü ölü asker olduğunu bizzat kendi gözleriyle görür. Kanatları rüzgârla hareket eden bu ceset, çocukların gece karanlığında korkuyla yorumladıkları canavardan başka bir şey değildir. Simon, gerçek canavarın olmadığını, çocukların boş yere birbirlerini korkuttuğunu anlayınca büyük bir görev duygusuyla harekete geçer. Ne yazık ki Golding, en masum ve bilge karakteri olan Simon’un kaderini trajik bir sonla mühürlemiştir. Yüzleri boyalı halde vahşi bir ayin yapan Jack’in kabilesi, tam da o esnada yağmur altında bir av şenliği dansı ile coşku ve korkuyu harmanlamış durumdadır. Şimşekler çakarken kendilerini kaybeden çocuklar, uzaktan sürünerek gelen karaltıyı gerçek canavar sanırlar. Birdenbire histeriye kapılan kalabalık, toplu halde o karaltıya saldırır. “Canavarı gebert! Gırtlağını kes! Kanını akıt!” diye çığlıklar atarak daireye giren bu çocuklar, aslında aralarına çıkan Simon’u paramparça ettiklerinin farkına varmazlar. Simon, feryat figan gerçeği anlatmaya çalışsa da kimse onu dinlemez; sopalar, mızraklar ve çıplak ellerle acımasızca dövülerek linç edilir. Böylece masumiyetin ve hakikatin sesi olan küçük Simon, kolektif bir cinnet ânında kendi arkadaşlarınca öldürülür.  

 

Bu dehşet verici sahne, romanın şüphesiz en sarsıcı anıdır. Golding burada kalabalık psikolojisinin ve insan doğasının karanlık içgüdülerinin tezahürünü tüm çıplaklığıyla göstermeye çalışır okuruna. Bireysel olarak makul veya uysal görünen çocuklar, grup halinde anonimleşince (üstelik yüzleri boyalı ve kimlikleri belirsiz bir haldeyken) en korkunç suçu işleyebilecek hale gelmişlerdir. Simon’un ölümü, toplumsal normların tamamen çöküşünü ve adadaki çocukların geri dönüşsüz biçimde vahşete saplandığını simgeler. Bu olaydan sonra adada masumiyetten eser kalmamıştır. Üstelik bu korkunç eylem, çocukların kendilerini temize çıkarma çabalarıyla devam eder: Ertesi gün Ralph ve Domuzcuk dahil herkes, yaşananları tam olarak hatırlamadıklarını iddia eder, olanları kazayla ya da “şans eseri oldu, biz de o çemberdeydik ama isteyerek yapmadık” diyerek inkâr etmeye çalışır. Bu inkâr, insanın suçluluk duygusundan kaçışının bir göstergesidir. Sorumluluğu üstlenmek yerine, bireyler suçu kolektife veya kadere yıkarlar, tıpkı modern toplumlarda sıradan insanların işledikleri korkunç eylemler için “emir aldım” ya da “herkes yapıyordu” mazeretlerine sığınması gibi.  

 

Simon’dan sonra adada aklın ve sağduyunun son temsilcisi olarak Domuzcuk kalmıştır. Domuzcuk, her şeye rağmen denizkabuğuna sarılarak medeniyetin kurallarını hatırlatmaya çalışır. Jack’in şiddet yanlısı kabilesine karşı son bir kez mantığın dilini kullanmak üzere girişimde bulunur. Ralph ve Domuzcuk, yanlarına sadık ikizleri de alarak Kaya Kale denen Jack’in kampına giderler ve çalınmış olan Domuzcuk’un gözlüğünü geri vermelerini talep ederler. Bu sahnede dahi Ralph, denizkabuğunu üfleyip toplantı yapmak isteyerek hala uygar bir diyalog zemini aramaya çalışır. Fakat karşılarında artık mantıklı düşünebilen bireyler değil, boyalı yüzleri ardında anonimleşmiş vahşiler vardır. “Yüzlerindeki boya sayesinde kendilerini özgür bilen vahşiler”, Ralph’ın barış çağrısına alaycı kahkahalarla cevap verir. Artık denizkabuğunun sembolik gücü de tükenmiştir; çocuklar bu güzel kabuğa değil, Jack’in mızrağına ve zorbalığına itibar etmektedir. Jack’in emriyle çıkan arbede sırasında en ağır bedeli Domuzcuk öder: Roger adlı çocuk, kocaman bir kayayı tepeden yuvarlayarak Domuzcuk’u uçurumdan aşağı düşürür. Domuzcuk, elindeki denizkabuğuyla birlikte kayalara çakılarak can verir; denizkabuğu da paramparça olur. Bu dehşet anı, adadaki uygarlıktan geriye hiçbir şey kalmadığı anlamına gelir. Artık ne kural vardır ne de merhamet, geriye yalnızca Jack’in zorba iktidarı ve ölümcül niyetleri kalmıştır.  

 

Finalde, Jack ve kabilesi tamamen vahşileşmiş bir topluluk halinde Ralph’ı avlamaya koyulur. Ralph artık adada tek başına yapayalnız kalmış durumdadır ve Jack onu ortadan kaldırmakta kararlıdır. Jack emir vererek ormanı yakmalarını ve Ralph’ı saklandığı yerden çıkmaya zorlar. Koca ada bir yangın yerine döner; yemyeşil bitki örtüsü siyah dumanlar içinde kül olur. İroniktir ki, Ralph’ı öldürmek için başlatılan bu büyük yangın; kurtuluşun habercisi olur. Alevlerin ve yoğun dumanın yükselmesi, yakınlardaki bir savaş gemisinin dikkatini adaya çeker. Son anda Ralph, Jack’in mızrağından kurtulup can havliyle kumsala fırladığında, karşısında bir İngiliz deniz subayı beliriverir. Subay, yarı çıplak ve kan içinde kalmış çocukları görünce onları azarlamaya kalkar; “İngiliz çocuklarına yakıştıramadığını” söyler; sanki basit bir oyun oynuyorlarmış da işi fazla ileri götürmüşler gibi tepki verir. Oysa aynı subayın geldiği gemi, dünya savaşının bir parçasıdır; yetişkinler dünyası da benzer şekilde kendi savaş oyununu oynamaktadır. Ralph kurtulmuş olmanın şoku ve bütün yaşananların ağırlığıyla hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar; onun bu içten gözyaşları diğer çocukları da etkiler. Ralph orada, “çocukluk döneminin bitişine, insan yüreğinin karanlığına ve Domuzcuk denilen o akıllı arkadaşının trajik ölümüne” ağlar. Bu sözlerle roman, çocukların yitirilen masumiyetine ve insan doğasının karanlık gerçeğine işaret eder. Subay ise bu manzara karşısında duygulanır ama mahcubiyetle arkasını döner; uzakta demirleyen savaş gemisine bakarak çocukların sakinleşmesini bekler. Böylece roman, küçük adadaki çocukların trajedisini büyük dünyanın gerçeklerine bağlayarak sonlanır.  

 

SONUÇ

Sineklerin Tanrısı, yüzeyde bir grup çocuğun ıssız adadaki macerasını anlatsa da, derin katmanlarında çok daha evrensel ve ciddi meselelere ışık tutan bir alegoridir. Golding’in bu romanla vermek istediği mesajları edebî, felsefi ve psikolojik açılardan incelemek mümkündür. Her şeyden önce roman, otorite ve itaat olgusunu uç koşullarda sınar. Ralph’ın temsil ettiği demokratik liderlik ile Jack’in temsil ettiği totaliter liderlik, adada yaşanan iktidar mücadelesiyle karşı karşıya gelir. Başlangıçta çocuklar ortak kararlar ve kurallarla medenî bir düzen kurmaya çalışsalar da, kısa sürede iktidar hırsı ve korku siyaseti galip gelir. Sineklerin Tanrısı bu yönüyle modern toplumların kırılganlığını da yansıtır: Uygarlık, yasalar ve kurallar kalktığında kaosun ne denli hızlı zuhur edebileceğini gösterir. Thomas Hobbes’un insan doğasına dair kötümser görüşleriyle roman arasındaki paralellik bulunmaktadır. Hobbes, insanın doğa durumunda yaşamının “yalnız, fakir, kaba, vahşi ve kısa” olacağını, güçlü bir otorite (Leviathan) olmadıkça kaosun hüküm süreceğini savunmuştur. Gerçekten de adadaki deney, herhangi bir toplumsal sözleşme veya yaptırım mekanizması olmayınca çocukların hızla ilkel bir şiddet ortamına sürüklendiğini gözler önüne sermiştir. Öte yandan Jean-Jacques Rousseau’nun “insan doğuştan masum ve iyidir, onu toplum bozar” şeklindeki iyimser tezi, Golding’in anlatısında ters yüz edilir. Burada, toplum ortadan kalktığında dahi masumiyet uzun süre barınamaz; demek ki yozlaşmanın kaynağı toplum değil, bizzat insanın kendisidir. Roman boyunca iyiliği temsil edenler teker teker saf dışı edilirken, kötülüğü temsil eden unsurlar giderek güç kazanır. Bu durum, yazarın insan doğasına dair karanlık yorumunu yansıtır: Golding’e göre insanın içinde doğuştan var olan bencil ve yıkıcı güdüler, medeniyet tarafından dizginlenmediği takdirde kaçınılmaz biçimde su yüzüne çıkar. Romandaki çocuklar da aslında modern toplumun küçük bir modeli gibidir; Golding onları medeniyet elbisesinden soyup ilkel dürtüleriyle baş başa bıraktığında ortaya çıkan manzara, insanoğlunun özündeki karanlığın bir portresi olur.  

 

Sonuç olarak Sineklerin Tanrısı, yalnızca bir çocuk macerası değil, insanlığın bitmek bilmeyen zaaflarına ayna tutan ve uygarlığın çöküşüne karşı güçlü bir uyarı niteliği taşıyan alegorik bir başyapıttır. Çağdaş toplumlar bu eserden önemli dersler çıkarabilir: medeniyetin değerlerini ve hukukun üstünlüğünü korumak; bireysel ahlak ve sorumluluktan ödün vermeksizin, ortak iyilik için inisiyatif almak; ve liderlik seçimlerinde korku ve nefrete dayalı söylemlere prim vermemek bu derslerin başında gelir. Aksi takdirde, romanın da gösterdiği üzere, uygarlığın cilası kolayca kazınabilir ve insan doğasının karanlık dürtüleri yüzeye çıkabilir. Golding’in zamansız mesajı, her bireyin ve toplumun vicdanlı, duyarlı ve sorumlu davranması gerektiğidir. Ancak bu şekilde barbarlığa giden yol kapalı tutulabilir ve Sineklerin Tanrısı’nın alegorik uyarısı hayata geçirilmiş olur. 


Sayfayı Paylaş :