HESABIM
GİRİŞ YAP

Hoşgeldiniz! Hesabınıza buradan giriş yapabilirsiniz.



Yardım
ya da
YENİ HESAP OLUŞTUR

Bilgilerinizi girerek yeni bir hesap edinebilirsiniz.



Şiir Gibi Belgesel : Sans Soleil ( Güneşsiz) Filmi



“Uyuyan insanlara ev sahipliği yapan tren, bütün rüyaları bir araya getiriyor ve hepsinden tek bir film yapıyor. Otomatik gişeden alınan biletler de, gösterinin giriş biletleri.”


“Şiir gibi belgesel” nitelendirmesinde bulunabileceğimiz Sans Soleil, Chris Marker’ın Sandor Krasna imzasıyla gönderdiği mektuplarının, “Bana yazıyordu” (1) şeklinde okunmasıyla oluşan bir “mısralar” bütününü oluşturur. Binlerce dizeden oluşan bu sanat eseri, belgesel ile şiirin buluştuğu belirsiz bir noktada bulunurken, kavram bakımından ise “Deneme film” alanında yer alır ve Yeni Dalga’nın, “Nehrin Sol Yakası” olarak tanımlanan akımının önde gelen bir örneğini oluşturur.


Dünyanın dört bir yanını dolaşan anlatıcı, ilgisini tek çeken şeyin sıradanlık olduğunu söyleyerek bizi bambaşka yerlerde en sıradan gündelik hayatların içine sokarak , en sıradan yerlerde, harika manzaralar eşliğinde gezdirir. Dinsel ayinlere, sokak gösterilerine, kutlamalara tanık eder. Marker’ın başyapıtı Güneşsiz, aynı anda hem antropolojik bir araştırma, hem zaman kavramı üzerine felsefi bir deneme, hem de şiirsel bir sinema örneği olan eşsiz bir yapım.


Yolculuklar edebiyatla, felsefeyle yoğrulur ve Marker; Uzak Doğu, Afrika ve Amerika arasında zihinden zihine yolculuk yapar. Nitekim, daha filmin açılışında bunun sinyali verilmiştir bize. Bir tren yolculuğu esnasında uyuyan insanların görüntüsünü yansıtırken; “Bekleyin, rüyaların sınırlarını aşacağız” der gibidir Marker yazdığı mektuplar ve yansıttığı görüntüler ile. Sınırlar kalkıp anılar bir araya gelecek, yapılan yolculuklar ise ray hatlarının üzerinde seyreden tren gibi hızla geçip gidecektir. Saliselik düşünceler bir şiirin bütünlüğünü sağlarken, odaklanılan anlar ise, “zamanı askıya almış” olacaktır böylece.

 

Kim demiş zaman yaraları iyileştirir diye? Zamanın iyileştiremediği tek şeyin yara olduğunu söylemek daha doğru olur. Zaman geçtikçe, ayrılık acısı gerçek sınırlarını yitirir. Zaman geçtikçe, arzulanan beden yok olup unutulur ve arzulanan beden öteki için artık yok olmuşsa kalan şey, cisimsiz bir yaradan başka nedir?

 

 

O üç küçük kızı hatırlıyor musun? Sana fotoğraflarını göstermiştim. Şimdilerde çok silikler. Bu durum ve durumlar beni hatırlamanın işlevini çözmeye sürükledi ve peşindeyim. Hatırlamıyoruz! Hafızayı yeniden yazıyoruz, tıpkı tarihin yeniden yazıldığı gibi.


Şimdilerde Tokyo’dayım!


Kalbi hızlandıran şeyleri isimlendirmek için gri tonlu yaşantına anlam katmaya çabalama. Bırak sızsın perdenin aralığından güneş ve hiç uğraşma şekillensin kafanda sadece.  


Aslında güneş parlamadığı müddetçe pek de güneş sayılmaz bizim için ve bahar da pek bahar sayılmaz hava bulutsuz olmadıkça. Burada sıfat koymak satılacak malların üzerine fiyat etiketi koymak gibi kaba olur.

Bahar kelimesini duymaya katlanamayıp da kendini öldüren o Japon kişi gibi ölsen de yine fotoğrafların izleyecek seni röntgenleyenleri.

Şiir dinlemeyi seviyorum deme bana, şiir güvensizlikten doğuyordu hatırla!

Şimdi kedi graffitili binaların arasında dolaştığın, metrolarından hiç inmediğin şehrin şakacı doğası her an altından çekmeye hazır olduğu bir halının üzerinde yaşamanı sağlıyor. Bunu tetikleyen belki sensin belki de çevrendeki uyur geçer suretler.

Hafızanı zorla, şeylerin süreksizliği ne hatırlatıyor sana?

Bir görünümler dünyasında yaşamaya alışmışlar; kırılgan, kısa süreli, eğreti.

Gezegenden gezegene dolaşan trenler, hiç değişmeyen bir geçmişte dövüşen samuraylar.

Şimdi geçelim başka mevzulara…

Sansür gösteriyi kısıtlamak için değil, gösterinin ta kendisi… Şifre mesajın kendisi. Mutlak olana onu gözlemek suretiyle dikkat çekiyor. Dinlerin de yaptığı bu.

Amerikan işgaliyle vuran katı ahlakçılığın bulaşmadığı bir dünya hayal edebilir misin?

Seks ve dinin incecik bir çizgiyle ayrıldığını bilir misin? Doğal denen bir şey var mı şu gölgenin yansıdığı güneşli dünyada!

Afrika’da bir yerlerde, kim demiş “zaman yaraları iyileştirir” diye. Zamanın iyileştiremediği tek şeyin yara olduğunu söylemek çok daha doğru olur.




Bir ayindeydim evrenin her parçasının bir de görünmez sureti olduğuna inanları görüyorum. Tarihin acımasızlığını fark ediyorum ve çok güzel iri gözleri olan bir Afrikalı kadına bakıyorum bakmaya doyamazken uzun uzun bir diğerine bakıyorum ve bana gülümsüyorlar. Yüreğimin derinliklerine akıyor sıcaklıkları. Ve kafamda sana yazacağım mektubu şekillendiriyorum.

Sana bir ipucu vereyim mi?  Erkekleri kadınlardan ayıran bir uçurum var. Mesela kadınların içinde tahrip edilemez bir öz var. Erkeklerin derdi ise bunu geç fark etmelerini sağlamak. Örnekleri çoğaltabilirdim fakat şimdi sırası değil.

Doğa üzerime geliyor bazen öç almak mı gerekli, affetmek mi? Sen de bilmiyorsun biliyorum. O halde bu güneşsiz günde bulutların tadını çıkar ve beni düşün.