HESABIM
GİRİŞ YAP

Hoşgeldiniz! Hesabınıza buradan giriş yapabilirsiniz.



Yardım
ya da
YENİ HESAP OLUŞTUR

Bilgilerinizi girerek yeni bir hesap edinebilirsiniz.



Bir Kültür Ortamı Olarak Geçmişten Günümüze Edebiyat Mahfilleri


    Bir Kültür Ortamı Olarak Geçmişten Günümüze Edebiyat Mahfilleri

                     İstanbul’da Bir Mektep: Küllük Kahvesi

   Bir milletin kültür ve medeniyet tarihinde önemli işlere imza atan ve yaşadıkları devre yön veren şahsiyetler vardır. Bu şahsiyetler ile bağlı bulundukları mekânlar arasında bazen birbirini bütünleyen bir ilişki söz konusu olup milletin içtimaî hayatını tesis eden unsurlar itibariyle büyük önem arz etmektedir. Bu sebeple şahsın mekân üzerinde, mekânın da şahıs üzerinde meydana getirdiği tesir, o mekânda icra edilen faaliyetlerin teşekkülü ve idraki açısından dikkate değerdir. Muhitin veya -daha ziyade bir mekâna bağlı teşekkül etmesi itibariyle- daha dar çerçevede mahfilin şahıs ile ihata ettiği mana, milletin içtimaî yapısını, irfan seviyesini ve bu içtimaî yapıda bulunan fikirlerin telakkisini de ihata etmektedir. Bu bakımdan Osmanlı’nın içtimaî ve fikrî hayatını, kültür ve medeniyet telakkilerini daha esaslı bilmek için farklı ırk ve tebaada olan bu mümtaz ve münevver şahsiyetleri ve bu şahsiyetlerle bütünleşen mekân ve/veya muhiti birlikte tetkik etmek gerekmektedir.

Mahfil – Edebiyat Mahfili Kavramları Üzerine

     “Mahfil”, kavramsal anlamı ile sözlüklerde, “oturulacak, görüşülecek yer, toplantı yeri” ,“Konuşup görüşmek için bir araya gelinen yer, toplantı yeri; toplanmış heyet, meclis”, “Toplanılacak yer, mahalli içtima; cem’ olmuş heyet, meclis, cem’iyyet, encümen; cami-i şerif dâhilinde hükümdara mahsus mahal, maksure”,  “Toplantı yeri, toplanmış kimseler; camilerde parmaklıkla ayrılmış yüksek yer”,  “Cem’iyyet-gâh, camilerde maksure, encümen,” şeklinde zikredilmektedir. Bu itibarla mahfil, bir mekâna bağlı olmak kaydıyla icra edilen her türlü faaliyetin merkezidir.

   “Edebiyat mahfili” ise, belirli bir mekânda ve belirli zaman aralığıyla bir araya gelen şair, yazar ve edebiyatla meşgul olan diğer şahsiyetler etrafında teşekkül eden edebî toplantıların merkezi konumundadır. “Mahfil, edebiyatın capcanlı olduğu, edebiyat merkezli tartışma, tenkit, tekliflerin yapılabildiği, bu tür etkinlikler sayesinde toplantı yeri/odağının sürekli diri kalabildiği bir yer ve aynı zamanda yaşayan edebiyatın ‘atardamarıdır’. Edebiyat, sanat, kültür, siyaset ve daha birçok konu üzerinde görüş alışverişinde bulunan kişiler, sanat ve edebiyatla ilgili konuları öne alarak mahfil mekânını, bir “edebiyat hafızasının mekânı” haline getirir. Edebiyat mahfillerinde bir araya gelenler, aslında devrin önemli edebî kamuoyunda özgün yazar/şair kimliklerini inşa ederler. Edebiyat mahfilleri hem mahfil müdavimlerini çeşitli şekillerde besler hem de onların çok çeşitli alanda yetişmelerini sağlar.

     Hayat tarzı bakımından “söz ve sohbet telakkisi” kuvvetli olan Türk toplumunda, tarihin hangi döneminde olursa olsun, kültürel mirasın birikimini temin eden ve taşıyıcısı rolünü üstlenen ilmî ve edebî sohbet meclislerinin varlığı görülmektedir. Bu meclislerin bir mekânla bütünleştiği edebiyat mahfilleri, Osmanlı kültürel hayatında, özellikle XV. asırdan itibaren nitelik ve nicelik itibariyle yerini almaya başlamıştır. Böylece edebiyat mahfilleri, Osmanlı yükseliş döneminden itibaren fetihlerle beraber siyasi, ekonomik ve içtimaî gelişimin yanı sıra İstanbul’un kültürel bakımdan büyük bir merkez hâline gelmesinde de büyük katkı sağlamıştır.

    Edebiyat mahfilleri, edebiyatla meşgul olanların himaye edilip boy gösterdiği mekânlardır. Edebiyat mahfillerinin kurulması için her türlü hususiyete haiz bir konumda olan Osmanlı payitahtı İstanbul’da, başta padişah, şehzade ve vezirlerin sarayları olmak üzere, devlet büyüklerinin, paşaların ve beylerin köşk, yalı ve konakları şehrin kültürel gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. Ayrıca çevresinde saygınlık bulan ve “üstat” olarak kabul gören şahsiyetler, kendileriyle bütünleşen mekânlarda kurdukları edebî meclisleriyle sanatkârı himaye edip bu kültürel gelişime önemli bir katkı sağlamışlardır.

    Edebiyat mahfilleri, müdavimlerinin kimliklerini inşa eden, onların yaşadıkları devirde “şöhret” basamaklarına hızla çıkmalarını sağlayacak veya gözden düşmelerine sebep olacak kadar etkili merkezlerdir. Çünkü bu tür mahfillerdeki sohbetler, aslında geleneğimizin önemli bir yönü olan “hasbıhâl”e de vurgu yapar. “Hasbıhâl şeklindeki eleştiri faaliyeti”, mahfil müdaviminin kaderini de şekillendirir. Edebiyat mahfillerindeki “hasbıhâl” şeklinde icra edilen eleştiri faaliyeti ve doğal olarak bu hasbıhâlin ortaya çıkmasını sağlayan mahfil müdavimlerinin oluşturduğu güç, bazen edebiyat kanonlarını desteklemiş bazen de kanona karşı yürütülen hareketlerin ortaya çıkmasına, bu faaliyetlerin edebiyat dünyasında kökleşmesine yardım etmiştir. Bir edebiyat mahfili, sadece sıradan; değersiz konu veya konularla ilgili sohbet yapmak için kurulmadığından, mahfil birlikteliklerinde de edebiyat için önemli kabul edilmesi gerekli tür, konu, eser ve yazarla ilgili bahisler dile getirilmiş; ayrıca edebiyat sohbetlerinde ister istemez beliren edebiyat havadislerine de değinilmiş, bunlarla ilgili olarak da bir seçme, ayıklama, düzenleme, iş ve işlemleri de doğal olarak ortaya çıkmıştır. İşte bu tür bir faaliyetin en uygun icra edileceği edebiyat mekânları mahfillerdir.

     Adeta bir eğitim ve kültür merkezini andıran bir edebiyat mahfilinin eğitici hususiyetlerinden en önemlisi, ortaya konan eserlerin her defasında daha mükemmel olanı yakalama çabasıyla meydana getirilmiş olmasıdır. Bu mekânlarda, hep daha güzel eserler vücuda getirmeye gayret eden şair ve sanatkârlar, zamanla adeta bir yarış haline girmişler, birbirilerine ve kendilerinden önce yaşamış olan üstat sanatkârlara öykünerek nazireler yazmışlar; böylece sanat ve edebiyat zevklerini her geçen gün artırarak kendilerini yetiştirmişlerdir. Tabii bunda sanatkâr hamisinin/mahfil sahibinin sahip olduğu edebî zevkin seviyesi de önemli bir miyardır. Nitekim “Medhin kadri memdûh sebebiyledir.” Bu itibarla edebiyat mahfilleri, her devirde oldukça rağbet gören sanatın ve edebiyatın cazibe merkezi hâline gelerek başarılı eserlerin ortaya çıktığı mekânlar olmuşlardır.

    Şairler, bu tür edebiyat mahfillerinin vazgeçilmez simalarıdır. Onlarsız bir edebiyat mahfili oldukça yavan kalır. Bu yüzden, meclisin bülbülleri olan şairler olmadan edebiyat mahfili çok kuru olur. Onlar, söze ahenk, sohbete canlılık katarlar. Şairlerin yanına şiirlerden hoşlananları da eklemeliyiz. Halis şiiri seven ve anlayan bir şiir severler kümesi, şairlerin çevresinde olmaktan mesut olur daima. Bu tür mahfiller, aslında sadece edebiyat mahfili değildir. Buralarda kültür, sanatla birlikte siyaset, günlük konular, dedikodular da eksik olmaz. Edebiyat, buradaki mevzuların niteliğine göre ortaya çıkar. Bir sohbette konu bir anda edebiyat haricine çıkabileceği gibi sıradan bir polemikten edebiyat mevzularına bir anda dönmek mümkündür.

     Edebiyat mahfilleri, yetiştirilen şahsiyetler ve ortaya konan eserler bakımından ehemmiyetli merkezler olduğu gibi mahfilde okunan eserler ve örnek alınan sanatkârlar bakımından da kültürel mirasın taşıyıcısı konumundadır. Çoğunluğu şair ve münşilerden oluşan bu mahfillerin müdavimleri, mahfillerde tertip edilen sohbet meclislerinde kendilerine model aldıkları, çoğunluğu bedii zevke sahip hamilerinin öncülüğünde Doğu kültürünün şaheserlerini okuyup tetkik etmişler; Batılılaşma dönemine kadar, kendilerini Doğu medeniyetinin sanat zevkine göre yetiştirmeye çalışmışlardır.

Osmanlı Sarayında Oluşan Edebiyat Mahfilleri

    Osmanlı Devleti’nde saray, her alanda olduğu gibi kültür ve sanat hayatının da merkezidir. Sarayın merkez olduğu bir devirde sarayda cereyan eden edebî mahfillerin şairlerinin de çok olması kaçınılmazdır. Zira ekâbir, sanatkârı teşvik için son derece cömert davranmış, onları himayesine alarak lütuf ve ihsan ile taltif etmiştir. Ayrıca Osmanlı’dan önceki Türk toplumlarında varlığını gösteren himayecilik geleneği, Osmanlı toplumunda büyük bir irtifa kaydetmiş; hâmiliğin merkezde olduğu bu mahfillerde sanatkâr ile sanatkâr hâmisi arasında karşılıklı memnuniyet devam etmiştir. Gelenekten gelen bu özellik, hem hâmi hem de sanatkâr için adeta karşılıklı memnuniyetin netice verdiği çok yönlü bir alışveriş haline gelmiştir.

    Osmanlı’yı idare eden padişahların çoğu, devlet yönetiminin yanı sıra kültürel miras unsurlarını tesis eden sanat ve edebiyatla da yakından alâkadar olmuşlardır. Hatta bu alanlarda başarılı eserler vücuda getirecek kadar sanat ve edebiyatla meşgul olanları ve sarayında edebî meclisler tertip edenleri de vardır. Bu itibarla, XVIII. asır Osmanlı payitahtında saray merkezli edebiyat mahfillerinin en meşhurları, biri asrın başında diğeri sonunda olmak üzere Sultan III. Ahmed ve Sultan III. Selim devirlerinde teşekkül etmiştir.

Cumhuriyetten Sonra Edebiyat Mahfilleri

    Edebiyat mahfilleri, geçmişten günümüze gelene kadar çok çeşitli alan ve mekânlarda kurulmuştur. Bu tür mahfillerin kuruluşunda, devlet ve dolayısıyla Cumhuriyet sonrasında da iktidar denilen aygıtın etkisi inkâr edilemez. Osmanlı yıkılmadan önce okuryazar kesimlerin kendilerine has bir alan açmak isteğiyle yaptıkları toplantılar, en geniş anlamıyla kullanarak söylemek gerekirse iktidar tarafından izlenmiştir. Bu tür toplum yapılarında mutlak güç, hükümdarın, eğer hükümdar yoksa iktidardaki şahsın varlığında somutlaşır. Bu mutlak gücü elinde bulunduran kişi veya kurum, belirlenmiş bir zamanda, genelde kamunun katılımına açık olmayan bir mekânda bir araya gelen insanlara şüpheyle bakmıştır. Bu sebepten bu tür mahfillerde toplanan insanların başı belaya girmiştir. Bu tespiti anakronik(geçmişe bugünün gözünden bakarak yorum yapmak) bir varsayımla sadece Osmanlı’ya hasretmememiz gerekir. 1950’li yıllarda Attila İlhan ve daha sonra Baylancılar ismini alacak şair ve yazarların toplandığı İstiklâl Caddesi’ndeki Baylan Pastanesi de devletin kolluk kuvvetlerince tarassut(gözlem) altında tutulmuştur. Bu tür mahfillerde Osmanlı zamanında devletliler bir araya geliyorken Cumhuriyet ile birlikte tabii ki siviller de toplanmaya başlamıştır. Cumhuriyet sonrasındaki edebiyat kanonunu (genel kabul görmüş) yaratmak isteyenler, bazı problemli tercih ve yöntemler kullanmışlardır. Bu yüzden devletin “seçtiği”, üzerinde “ısrarla durduğu”, okullarında okutmak istediği eserler ve yazarlar, belli bir süre iktidar mevkiinde kalabilmişler, daha sonra asıl ölçü olan “edebî” nitelik ortaya çıkınca da unutulup gitmişlerdir.

Beyazıt’ta Bir Kültür Ortamı: Küllük Kahvesi

    Mekânların insan psikolojisi üzerindeki etkileri, insanın maddi ve manevi kazanımları üzerindeki katkıları yadsınamaz bir gerçektir. Mekânlar, bireylerin ve grupların duygu ve düşünce dünyalarının gelişmesinde, zenginleşmesinde üst düzeyde bir rol yüklenmiştir. Son yıllarda yapılan şehir çalışmaları, mekânların mimari yapıları ve fiziksel özellikleri ile ilgili olmakla birlikte, mekânların bireyler ve gruplar üzerindeki sosyal etkilerinin araştırılmalarına yönelik çalışmaları da bünyesinde barındırmaktadır. Bu bağlamda kahvehanelerin, önceki dönemler ışığında edebiyat kıraathanelerinin, dönemin sanatçıları ve bu kahvehanelerin müdavimleri üzerindeki etkilerinin araştırılması da öne çıkması gereken çalışma alanlarından biridir. Sosyal, kültürel ve edebî hayat içerisinde bir yeri olan hemen her hareket, ekol ve düşüncenin ortaya çıkma, ilerleme ve gelişme sürecinde etkisi olan bir mekânı bulmak mümkündür.

    Edebiyat mahfillerinin ve özelde edebiyat kahvehanelerinin, edebiyatçıların yazarlık kariyerleri ve anıları için büyük önem taşıdığı aşikârdır. Özellikle edebiyat dünyasına adım attıkları ilk gençlik yıllarında, kendileri için rol-model olma özelliği taşıyan büyük edebiyatçılarla aynı havayı solumak, belki aynı masada oturmak, bire bir iletişim hâlinde olmak ve onlardan bu şekilde daha çok istifade edebilmek gibi avantajlı noktalar, genç edebiyatçıların edebiyat dünyasına daha güçlü bağlarla bağlanmalarına yardımcı olmuştur. Bu etkileşim ortamında kendilerini geliştirme imkânı bulan, yeni meraklar edinen ve daha iyi birer edebiyatçı olmayı kendilerine hedef olarak gören bu genç yazarlar, yazdıklarını edebiyat mahfillerinde birbirlerine okumuş, kimi zaman büyük tartışmalara girişmiş, kimi zaman da kendilerinden önceki kuşaklara yönelik isyanlarını yeni edebiyat dergileri yayımlamaya karar vererek ortaya koymuşlardır. Bu iletişim ortamı, pek çok edebiyat dergisinin ilk tohumlarının edebiyatçıların müdavimi oldukları kahve, pastane ve meyhanelerde atılmasına da yol açar. Cumhuriyet’in ilk yıllarından 1970’li yıllara kadar olan dönemde ne kadar hareketli ve renkli bir edebiyat ortamı olduğunu o yıllarda çıkan edebiyat dergilerine göz gezdirerek bile anlayabiliriz.

   Zaman kavramının gerçekliğine tabi olan pek çok şeyin değişmesi gibi, edebiyat mahfilleri de zamanla değişime uğrayarak ve çoğu yerde izleri bile silinmiş olarak eski günlerdeki şaşaasını günümüzde büyük ölçüde kaybetmiştir. Ahmet Oktay, günümüz yayıncılığı ile edebiyat mahfillerini değerlendirirken konuya şu şekilde bir bakış açısıyla yaklaşır:

    Günümüz koşullarında üç dört yazarın, şairin bir araya geldiği ve bir iki saat sohbet ettiği bir yer olarak edebiyatçı mekânlarında söz etmek, bir anlamda edebiyatın ‘manifaktür’ döneminden konuşmak demektir. Edebiyat, bir endüstri artık. Genel yayın yönetmenleri, editörleri, tasarımcıları, üç dört odalı yayınevleri var. Daktilonun yerinde yeller esiyor, saçı başı dağılmış düzeltmenler de yok artık. Herkesin önünde bir bilgisayar. Postayla gelen ‘disketler’ ve ‘elektronik posta’ ile çözümleniyor yapıtların oluşturulması, teknolojik edebiyat. Bu teknolojileşmenin, ister istemez şifahi (sözel) iletişimi de gereksizleştirdiği de söylenebilir. Usta/çırak ilişkilerinin de sonuna gelmiş gibiyiz. Herkes, daha yapıtları yayımlanmadan, reklam aracılığıyla üstlendiği ve ‘bir numara’ ilan edildiği için, böyle bir sistem anlamsız ve yararsız hâle gelmiş bulunuyor. Artık her genç yazar, 50 yıllık yazarın eşiti olarak mesleğe başlıyor. Bu teknolojikleşmiş sektör, kendisiyle sohbet edilecek, bilgi edinilecek ‘ustayı’ gereksizleştirmiş; buna karşılık kitap tanıtıcılarını, pazarlama uzmanlarını devreye sokmuş durumda (Oktay 2006: 63).

Kahvehane Kültürü

     Kahveyi keşfeden Şazeli tarikatının kurucusu Ebu’l Hassan Şazeli’dir. Kâtip Çelebi’nin rivayetine göre Şeyh Şazeli, 1258’de Hacc’a giderken yolda müridi Şeyh Ahmed ile beraber sohbete daldıkları sırada kendisine verilen kahve çekirdeklerini kaynatarak içmiştir. Bundan dolayı Şeyh Şazeli, kahveci esnafınca “pir” kabul edilir. Önce Habeşistan ve Yemen’de, ardından Mekke’de ve Kahire’de tanınan kahve, Solakzâde’ye göre Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferini takip eden yıllarda Müslüman tüccarlar tarafından -Yemen, Cidde, Kahire ve İskenderiye’den geçerek- İstanbul’a getirilmiştir. Gündelik hayatta tanınması ve yaygınlaşması ise Kanunî Sultan Süleyman devrinde olmuştur

    Kahvehanelerin halk edebiyatı ve özelde âşık şiiri ürünlerinin ortaya çıkması ve yayılması hususlarında ayrı bir önemi vardır. “İstanbul kahvehanelerinin halk edebiyatına özellikle sözlü kültür alanının gelişmesine katkı sağlayan birer kültür ortamı olduğu bilinen bir gerçektir. Yazılı kültürün yaygın olmadığı, modernleşme öncesi Osmanlı toplumunda kahvehaneler her türlü sözlü kültür ürünlerinin aktarıldığı, eğlendirirken bilgilendiren aynı zamanda sanat icra edilen mekânlar olarak değerlendirilmelidir”. Salâh Birsel’in Kahveler Kitabı’ndan öğrendiğimize göre, 1871 yılında yapılan bir sayımda sadece Beyoğlu’nda 1259 kahve vardır. İstanbul’un kahvesi en çok olan semti de burasıdır. Beyoğlu’nu 1133 kahve ile Eminönü ilçesi izler. Fatih’teki kahve sayısı ise 857’dir. Yine Salâh Birsel’in anlattığında göre, 19. yüzyılın başlarında İstanbul’un hemen her kıyısı baştan başa kahvedir. Öte yandan Galata ve Tophane’deki kahveler bazı yabancı yazarların ilgisini epey çeker. Üsküdar semtinde de 19. yüzyılın ilk yarısında pek çok kahve vardır.

    Salâh Birsel’in belirttiğine göre kahvesinde gazete ve dergi bulundurarak müşterilerine sunan ilk kahveci Okçularbaşı’nda 1857 yılında açılan Uzunkahve’nin sahibi Sarafim Efendi’dir. Bu kahve ramazan geceleri bir şiir ve edebiyat yuvası hâlini alır. Namık Kemal, Süleyman Paşa, Hasan Suphi gibi isimler ve diğer pek çok edebiyatçı ve gazeteci çoğunlukla burada toplanır ve matematikten edebiyata, siyasetten toplum bilime kadar her konuyu masaya yatırırlar. Uzunkahve daha sonraları Okçularbaşı Kahvesi diye de anılmaya başlar. En sonunda Sarafim Efendi Kıraathanesi adını alır.    

    Burada artık kitap satışı da yapılmakta ve kahveye gelen müşteriler masaların üstünde son çıkan kitapları bulabilmektedirler. Bu kahvenin ilginç yanı, yalnızca İstanbul sınırları içindeki okuryazarlarla değil taşrayla da ilişki kurmuş olmasıdır. Herhangi bir konuda bilgi isteyen kişilerin mektupları karşılıksız bırakılmaz. Denebilir ki Sarafim Efendi’nin kıraathanesi, yüklendiği işlevle “kıraathane” nitelemesini tam anlamıyla hak eden kahvelerden biri olmuştur. Öte yandan, Birsel’in belirttiğine göre kahveye sarhoş gelmek, yüksek sesle konuşmak, masaya çat çat vurarak “bana bir kahve” diye bağırmak, yan oturmak kesinlikle görülmeyen hareketlerdir. Bayezid Camii civarında, Kanuni devrinden beri kahvehanelerin bulunduğu bilinmektedir. Bu bakımdan, gerek Küllük Kahvesi gerekse 1930’ların sonuna kadar Bayezid Medresesi çevresindeki sıra kahveler, meydanda aynı zamanda bir sürekliliği ifade eder . İstanbul’un kültür, sanat ve edebiyat hayatına yön veren pek çok önemli kahvehane vardır. Sarafim Kıraathanesi, Küllük Kıraathanesi, Marmara Kıraathanesi, Acemin Kahvesi, Adliye Kıraathanesi, İhsan Kıraathanesi, İkbal Kıraathanesi, Fevziye Kıraathanesi, Eftalikus Kahvesi vb. İstanbul’un kültür dokusunda çok önemli yeri olan kahvehanelerden bazılarıdır.

Küllük Kahvesi

    Küllük Kahvesi, Bayezid Camii’nin Beyazıt’a bakan kapalı kapısı önüne yerleştirilmiş, üstü mermer masalarla, bahçeyi ortasından ikiye bölen dar yolun öbür yanındaki, sahibi Mahir Sönmez olan ünlü Emin Efendi lokantasının mutfak bölümüne bitişik, önü tümüyle cam, tek katlı, limonluk benzeri bir yapıdan oluşmuştu. Bu bölümde çoğunlukla öğretmen emeklileri, üniversite öğrencileri prafa, blum, pastra ya da briç oynar; tavlacılar zar atarlardı. Kahve ocağı da buradaydı. Bayezid Camii’nin güneye bakan ağaçlıklı, kuytu, serin bir kısmında yer alan Emin Efendi Lokantası ve Küllük Kahvesi bütün sanatçı, edebiyatçı ve bilgin kimselerin önce yemek yedikleri sonra da çay, kahve içip birbirleriyle konuşup tartıştıkları bir edebî mahfil hâline dönüşür. Gerek Emin Efendi Lokantası ve gerekse Küllük Kahvesi özellikle yaz aylarında olmak üzere sürekli kalabalık bir ortamın olduğu mekânlardır.

    “Küllük”, esas itibariyle bir açık hava kahvesidir. Baharla birlikte şenlenir ve yaz günlerinde arı kovanı gibi işler. Bahar ve yaz aylarında Bayezid Camii’ni ve meydanı çevreleyen kestane ve çınar ağaçlarının altına kurulan masalar ile kahve sokağa taşar. Ayrıca eski ve ulu bir caminin çevresinde oluşu da bu kahvehanenin atmosferini etkileyen özelliklerdendir. Bu mistik atmosferin de Küllük Kahvesinin müdavimleri üzerinde etkileyici bir husus olduğu söylenebilir. Kış ayları geldiğinde Küllük Kahvesinin müdavimleri, göçmen kuşlar gibi dağılıverir. Bu mekâna en çok rağbet edenler edebiyatçılardır. Şairler, romancılar, gazeteciler, hikâyeciler hep bu mekânı tercih etmekte, burayı bir mahfil olarak görmektedirler.

    Küllük Kahvesinin edebî açıdan önem kazanışı Cumhuriyet’in ilanından sonraya rastlar. 1920’li yıllarda salaş binasıyla var olduğu sanılan kahve eski Harbiye Nezareti binasının İstanbul Üniversitesine verilmesiyle üniversite hocalarının, edebiyatçıların toplandıkları bir yer hâlini alır. 1939’da Bayezid Medresesinin Belediye Kütüphanesi olarak açılması, Beyazıt Devlet Kütüphanesinin ve Zeynep Hanım Konağı’nın ve Sahaflar Çarşısının bu civarda bulunuşu da eklenince bu yer edebiyatçı, bilim adamı, sanatçı kişilerin sıkça devam ettikleri bir mekân hâline gelmiştir. 1933 yılındaki Üniversite Reformu’ndan sonra yurt dışından davet edilen yabancı hocaların da buraya gelmeye başlaması, mekânın daha da canlanmasını sağlamıştır. Çok geçmeden gazeteciler, şairler ve yazarlar da Küllük’teki yerlerini alırlar. Osmanlı döneminde devlet yönetim merkezi olarak devlet memurlarını ve üst düzey bürokratların hâkim olduğu Babıâli, Cumhuriyet’ten sonra bürokrasinin Ankara’ya taşınmasıyla gazetelerin ve yayınevlerinin merkezi hâline gelmiştir. Gazetecilerin, akademisyenlerin, edebiyatçıların, üniversite öğrencilerinin oluşturduğu okur-yazar tabaka 40 yılı aşkın bir süre boyunca Küllük’te tanışmış, buluşmuş ve tartışmıştır.

    Küllük Kahvesinin müdavimlerinden Edebiyat Fakültesi başkâtibi şair Sıtkı Akozan’ın Küllüknâme adlı bir şiiri bulunmaktadır. Küllük Kahvesinin müdavimlerinin ve bu müdavimlerin bazı özelliklerinin belirlenmesinde “Küllüknâme” şiiri büyük önem arz etmektedir.

                                           Sanmayın âvâre bülbüller gibi güllükteyiz
                                           Biz yanık bir kor gibi akşam sabah Küllük’teyiz

    Küllüknâme (1936) adlı manzumede, bu kahvenin sayı olarak neredeyse 120’yi geçen 1930’lardaki ünlü müdavimlerini en belirgin özelliklerine işaret ederek anlatmıştır. Sabahattin Ali’nin yazdığı ön sözde “Muallimler Bahçesi” ve “Akademi” diye de anıldığından söz edilen bu kahveye sık sık uğrayan ünlü isimlerden bazıları, Akozan’a göre şunlardır: İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Mükrimin Halil Yınanç, Rıfkı Melûl Meriç, Ali Canip Yöntem, Hilmi Ziya Ülken, Peyami Safa, Kilisli Rıfat Bilge, Kenan Hulusi Koray, Reşad Nuri Güntekin, Fuat Köprülü, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Sadri Ethem Ertem, Nurullah Ataç, Neyzen Tevfik, İbrahim Alâeddin Gövsa, Agâh Sırrı Levend, Abdülhak Hâmid, Yahya Kemal, Midhat Cemal Kuntay, Faruk Nafiz Çamlıbel, Necip Fazıl Kısakürek, Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhon, Ahmet Muhip Dıranas, Hâlit Fahri Ozansoy, Reşat Ekrem Koçu, Sabri Esat Siyavuşgil. Küllüknâme’de ismi geçen ve en bilinenlerinin kaydedildiği bu listedeki kişilerin yirminci yüzyılın başlarından itibaren Türkiye’de ilim, kültür ve edebiyat hayatına yön veren isimler olduğu söylenebilir. Bu da Küllük Kahvesinin uzun yıllar her fikirden ilim adamını ve aydını bir araya getiren, dünyada da eşine çok sık rastlayamayacağımız bir kulüp veya toplantı yeri mahiyetinde olduğunun göstergesidir. Tarık Buğra’ya göre Küllük, üniversitenin tamamlayıcısı, hatta başlı başına bir üniversitedir. Gönül rahatlığıyla “Küllük’ten mezunum.” diyenler bile vardır.

    Küllük müdavimleri arasına 1940’larda yeni isimler katılır. Bunlar Orhan Veli, Abidin Dino, Fikret Adil, Asaf Hâlet Çelebi, Rıfat Ilgaz, Arif Dino, Hasan İzzettin Dinamo, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Oktay Rifat, Celal Sılay, Tarık Buğra gibi şiirde, romanda, resimde vb. alanlarda yeni iddiaları olan gençlerdir. Bu yeni isimler çoğunlukla genç kalemlerden oluşmakta ve kendilerinden önceki kuşakla bazı noktalarda uyuşmamaktadır. “Küllük”, kuşak farklılıklarından, edebî söylemlerin ve düşüncelerin ayrışmasından ve dünyayı algılayıştaki değişikliklerden dolayı müdavimleri arasında çatışmalara da sahne ve konu olmuştur.

    Kültür, edebiyat ve yayın dünyamızda çok büyük bir etkisi olan Küllük Kahvesi, 1950’den sonra başlayan Beyazıt Meydanı’nı genişletme ve Aksaray-Sultanahmet arasındaki yolu düzenleme faaliyetleri sırasında yıkılmıştır. 1958’de Milliyet gazetesinde yayımlanan bir haberde Küllük’ün yeniden ihya edilmesinden bahsedilse de bu haber gerçeğe dönüşmemiştir. Küllük’ün müdavimleri bu kahvehane ortadan kalktıktan sonra Beyazıt Meydanı’nın karşısında bulunan Marmara Kıraathanesi ve aynı sırada Laleli yönünde bulunan Acem’in Kahvesine gitmeye başlamıştır.

Son Olarak

    Heraklit, güzel söylemiş: “Her şey akar.” Değişimin her alanda hızlandığı çağımızda, eski ile yeni arasında tabii ki farklar ortaya çıkacaktır. Eskiden kurulmuş edebiyat mahfilleri ile günümüzdekileri kıyaslamak çok da doğru değildir. Şartlar çok farklıdır. Edebiyat mahfilleri, “söz”e değer verildiği müddetçe canlılığını koruyacaktır. Edebiyatın ve edebiyat mahfillerinin kendi mecraları vardır. Eğer bir yerde “edebiyat” varsa, adı mahfil olmasa da edebiyatçıların bir araya geleceği mekânlar mutlaka ve mutlaka olacaktır. Belki günümüzdeki mahfillerde, eski edebiyat mahfilleri gibi “şenlikli” bir ortam ortaya çıkmayacaktır ama her devrin kendine has karakteri, konuları ve müdavimleri bu tür yerlerde edebiyatın ölmemesini sağlayacaktır. Sosyal medya denilen ve ne olduğu tam belli olmayan bir “ucube”nin edebiyat mahfillerinin yerini alması mümkün değildir. Zira sosyolojik anlamda birincil ilişkilerin yaşandığı, sıcaklığın ve samimiyetin olduğu edebiyat mahfillerini sosyal medyayla karşılaştırmamız gariptir. Sosyal medyayı aktif kullanan insanlar, bilgisayar ekranına bakarak görüşlerini, düşüncelerini dile getirirken karşılarında bu yazılanları okuyan bir “insan”ın olduğunu unutuyorlar. Bu yüzden belki de ne yazık ki bu çağa has, bilgisayara bağımlı bir hayatın içinde “söyleyen” ama söylediği “söz”ün değerini ölçmekten aciz tuhaf varlıklar ortaya çıkıyor. Bu tür bir ortamda, her yönüyle samimiyete vurgu yapan bir edebiyat mahfilini etkileri bakımından sosyal medyayla yan yana getirmek abestir. Edebiyat mahfilleri, edebiyatın, doğal olarak da kültürün, sanatın “atardamarıdır.” Bu atardamar sağlıklı attığı müddetçe, edebiyat capcanlı bir şekilde varlığını sürdürecektir.

KAYNAKLAR

 Abdurrahman Şeref, Osmanlı Devleti Tarihi, Târîh-i Devlet-i Osmâniyye, (Haz. Musa Duman), Gökkubbe, İstanbul, 2005.
Ahmet Vefik Paşa, Lehçe-i Osmanî, (Haz. Recep Toparlı), Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2000, s. 709.
Ali Canip Yöntem, (Derleyen), Kahkaha Dergisi, Sayı: 6, İstanbul, Nisan 1949, s. 31-32.
Ali Enver Bey, Mevlevî Şâirler -Semahâne-i Edeb- , (Haz.: Tahir Hafızoğlu), İnsan Yayınları, İstanbul, 2010
 Altınay, Ahmed Refîk, Geçmiş Asırlarda Osmanlı Hayâtı, -Tarihî Sîmâlar-, Kütübhâne-i Askerî, İbrâhîm Hilmî, University of Toronto, Nu.: 99835, 1331.
Anar, Turgay Mekândan Taşan Edebiyat “Yeni Türk Edebiyatında Edebiyat Mahfilleri”, Kapı Yayınları, İstanbul, 2012, s. 71.
 Ayverdi-Topaloğlu, Kubbealtı Lûgatı: Türkçe Sözlük, s. 694.
Ayvansarâyî Hüseyîn Efendi, Alî Sâtı’ Efendi, Süleymân Besîm Efendi, Hadîkatü’l-Cevâmi’, İstanbul Câmileri ve Diğer Dînî-Sivil Mi’mârî Yapılar, (Haz.: Ahmed Nezih Galitekin), İşaret Yayınları, İstanbul, 2001.
Bektaş, Ekrem, Muvakkit-zâde Muhammed Pertev Dîvânı, Öz Serhat Yayıncılık, Malatya, 2007. Beylikçi İzzet, Pertev Dîvânı Dîbâcesi, Süleymaniye Ktp. Pertevniyal Valide Sultan, No: 801, yk. 176a. Bitlisî Müştâk Mustafâ Efendi, Âsâr-ı Müştâk Esrâr-ı ‘Uşşâk, Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Efendi, Sınıflama: 297.9, Demirbaş: 02421, 1247, vr. 19b.
 (Çaylak) Mehmed Tevfik, Kâfile-i Şu’arâ, (Haz. Fatma Sabiha Kutlar Oğuz, Müjgân Çakır, Hanife Koncu), Doğu Kütüphanesi Yayınevi, İstanbul, 2012.
 Devellioğlu, Ferit, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Aydın Kitabevi Yayınları, Ankara, 2003, s. 566.
E.J. Wilkinson GIBB, Osmanlı Şiir Tarihi, C. III-V, (Tercüme: Ali Çavuşoğlu), Akçağ Yayınları, Ankara, 1999.
Esrar Dede, Tezkire-i Şu’arâ-yı Mevleviyye, İnceleme-Metin, (Haz.: İlhan Genç), Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2000.
Faik Reşat, Eski Bilginler, Düşünürler, Şairler – ESLÂF
Genç, İlhan, Hoca Neş’et Hayatı, Edebî Kişiliği ve Dîvân’ının Tenkidli Metni, İzmir, 1998.
Gürlek, Dursun, Kültür Dünyâmızdan Manzaralar, Kubbealtı Neşriyâtı, İstanbul, 2012. Hüseyin Vassâf, Risâle-i Müştâkıyye (Yayına Hazırlayan: Sinan Doğan), Kırkambar Yayınları, İstanbul, 2012.
İnalcık, Halil Şâir ve Patron,.. İsen, Mustafa, vd., Eski Türk Edebiyatı El Kitabı, Grafiker Yayınları, Ankara, 2009.
AYVAZOĞLU, Beşir (2010). Dersaadet’in Kalbi Beyazıt, İstanbul: Heyamola Yayınları.
AYVAZOĞLU, Beşir (2013). “Küllük Kahvehanesi”, Küllük Dergisi, 2: 1-3.
BALKAYA, Adem (2013). “Mekân Poetikası Bağlamında Âşık Kahvehaneleri ve Âşık Üzerinde Kimi Fonksiyonları”, Turkish Studies, International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, 8 (2): 881-889.
DUVARCI, Ayşe (2012). “Kültürümüzde İstanbul Kahvehaneleri ve Halk Edebiyatına Katkıları”, Batman University Journal of Life Sciences, 1 (1): 75-86.