HESABIM
GİRİŞ YAP

Hoşgeldiniz! Hesabınıza buradan giriş yapabilirsiniz.



Yardım
ya da
YENİ HESAP OLUŞTUR

Bilgilerinizi girerek yeni bir hesap edinebilirsiniz.



Felsefe Akımları ve Önemli Filozofları



 1. Stoacılık
Stoacılık, Greko-Roman dünyada M.Ö IV. yüzyıldan M.S II. yüzyıla kadar yıldızı parlayan bir felsefe ekolüydü. Citiumlu Zenon (M.Ö 335 – 265) ile Kıbrıs’ta başlayan ama sonunda Atina, Roma ve Roma İmparatorluğu’nun geri kalanına yayılan Stoacılık akımının, antik medeniyete büyük etkisi oldu. Stoacılar isimlerini, felsefe tartışmak için toplandıkları yer olan Atina, Agora’daki verandadan (stoa poikilê) alır.
Genelde ahlak üzerine görüşleriyle bilinmelerine rağmen, stoacıların mantık, epistemoloji (bilgi felsefesi), metafizik ve doğa bilimleri üzerine de görüşleri vardı. Stoacılar, yaşayan şeylerin edilgen madde ve pneuma (ruh) dedikleri etken bir kuvvetten oluştuğuna inandılar. Tanrı’yı katı doğa kanunlarına göre dünyayı evrimleştiren ve değiştiren zeki bir tasarımcı olarak tanımladılar. Stoacılar için en önemli mesele, bir kişinin nasıl yaşaması gerektiğidir. Cevapları ise kişinin mutluluğu (Yunanca’da eudaimonia) araması gerektiği şeklindedir.
Tivadar Csontvary Kosztka, Ruins of the Greek Theatre at Taormina, 1904-5
                                                                                                                                                               Tivadar Csontváry Kosztka, Ruins of the Greek Theatre at Taormina, 1904-1905
Peki ama mutluluk nedir? Stoacılar için mutluluk, ruhun mükemmel bir faaliyetiydi ki, bu da ancak erdemli, cesur, uyumlu ve sabırlı olmakla mümkündü. Zenginlik, şöhret ve sağlık gibi şeyleri arzulamanın akla uygun olduğuna, ama mutluluğun aslında onlara sahip olmakla bir ilgisi olmadığına inandılar. Gerçekte stoacılar, tümüyle erdemli bir kişinin fiziken iyi durumda olup olmadığına aldırmaksızın mutlu olabileceğine inandılar. Kişi, kendisine eziyet edilirken bile mutlu olabilirdi. Bunun dışında, stoacılar duyguların sadece hislerden ibaret olmadığına, inançları da kapsadığına inandılar. Örneğin, hastalıktan korkmanın hastalığın kötü olduğuna inanmayı gerektirdiğini düşündüler. Ancak, gerçekten erdemli bir kişi için hastalık karşısında mutlu olmak mümkün olduğundan, hastalığın kötü olduğuna inanmak yanlıştı. Bu nedenle stoacılar, arındıran duyguları öğütlediler.
Roma İmparatoru Marcus Aurelius (M.S 121 – 180), ünlü bir Stoacıdır. Meditasyonlar olarak bilinen kişisel günlüğü, Stoacı felsefenin önemli eserlerindendir.
Tivadar Csontvary Kosztka, Iskolai emlek Parizsbol, 1898
                                                                                                                                                                           Tivadar Csontváry Kosztka, Iskolai Emlék Párizsból, 1898
2. Epikürcülük
Epikürcüler, M.Ö IV. yüzyılda Epiküros (M.Ö 341 – 270) tarafından kurulan bir felsefe okulunun takipçisiydiler. Komünal bir şekilde yaşadılar ve siyasi faaliyetten kendilerini çektiler. Epikürcüler, varolan her şeyin atomlar ve boşluktan veya boş uzaydan oluştuğuna inandılar. Sonuç olarak ruhun kendisi atomlardan oluşur, maddedir ve bedenle beraber ölür. Epikürcüler, tanrılara inanıyor, ama onların insanlarla uğraşamayacak kadar kendi hazlarıyla meşgul olduklarını düşünüyorlardı.
Helenistik dünyadaki çoğu felsefe okulunda olduğu gibi, Epikürcüler şu soruya odaklandılar: İyi yaşam nedir? Bu soruya şöyle cevap verdiler: İyi yaşam, mutlu bir yaşamdır. Mutluluk ise hazzın mevcudiyeti ve acının yokluğuydu. Ancak, onların haz ve acı psikolojisi benzersizdi.
Tivadar Csontvary Kosztka, Lovers, 1902
                                                                                                                                                                                              Tivadar Csontváry Kosztka, Lovers, 1902
Epikürcüler, hazları durgun ve aktif hazlar olarak ikiye ayırdılar:
  • Kinetik bir hazdan keyiflenme, bir arzuya sahip olmayı, arzuyu tatmin etmeyi ve sonrasında o arzunun yokluğunu deneyimlemeyi içine alıyordu. Örneğin, yiyecek arzusu, birinin aç olması, yemek yemesi ve sonrasında doyması dolayısıyla kinetik bir hazdır.
  • Statik bir hazdan keyiflenme, zıt olarak, arzuyu azaltmaz. Felsefi tartışmayla meşgul olma statik hazzın bir örneğidir. Felsefe yaptıkça, daha fazla felsefe yapmak istersiniz.
Epikürcüler, bazı kinetik zevklerin gerekli ve iyi olduklarını kabul ederken, hep daha fazlası için arzu yaratan dürtülere karşı uyardılar. Örneğin, hoş tatlıları tüketme alışkanlığı, daha basit tatlılardan haz almayı veya tatlıların tümden yokluğu durumunda tatmin olmayı zorlaştırır. Bu nedenle Epikürcüler, kişinin basit yiyecekler yiyerek ve sadece arada sırada lüksten keyiflenerek genelde sade bir şekilde yaşaması gerektiğine inandılar.
Epikürcülerin savunduğunun aksine, Epikürcü kelimesi, duyusal hazzın, özellikle iyi yiyecekten ve rahattan haz almanın peşine düşmeye kendini adamış anlamında kullanılır. Epiküros’un Atina’da kurduğu okul, Bahçe olarak bilinirdi.
Tivadar Csontvary Kosztka, Rendez-vous of Lovers, 1902
                                                                                                                                                                                     Tivadar Csontváry Kosztka, Rendez-vous of Lovers, 1902
3. Skeptisizm (Şüphecilik)
“Gerçek olduğundan emin olduğun bir rüya gördün mü hiç, Neo? Eğer o rüyadan uyanamazsan ne olur? Rüya alemi ile gerçek dünya arasındaki farkı nasıl ayırt edersin?” (Morpheus, Matrix, 1999)
Bir bilgisayar simülasyonunda mı yaşıyorsunuz? Nereden biliyorsunuz? Gerçek kağıttan yapılmış gerçek bir kitap tutuyor gibi görünüyorsunuz. Ama bunun, bir bilgisayarın beyninize gerçek kağıttan yapılmış gerçek bir kitap tutmayı tecrübe ettiğinizi söylemesi yüzünden olmadığını nereden biliyorsunuz? Dünya hakkındaki tecrübelerinizin hangi birinin güvenilir olduğunu nasıl biliyorsunuz? Bu ikilem, şüpheciliğin dış dünya hakkındaki problemi olarak bilinir. Şüphecilik, daha genelde, birtakım sözde bilgi toplamına olan inancımızı zayıflatmaya niyetli bir felsefik tez veya iddialar takımıdır. Bir şüpheci, sıradan bilgi iddialarımızı zayıflatmak için şüpheci tezleri kullanan biridir.
Tivadar Csontvary Kosztka, Shipwreck, 1903
                                                                                                                                                                                      Tivadar Csontváry Kosztka, Shipwreck, 1903
İşte şüpheciliğin diğer bir şekli: Diğer insanların düşünceleri, duyguları ve tecrübeleri olduğunu nereden biliyorsunuz? İnsanlar, kendi düşünceleri varmış gibi hareket ederler. Ve onlara sorarsanız, tecrübeleri olduğunu söyleyeceklerdir. Ama doğruyu söylediklerini nasıl biliyorsunuz? Diğer insanların düşünen varlıklar olduğu iddiasını desteklemeye çalışan herhangi bir kanıt, onların çok ayrıntılı programlanmış robotlar olduklarını öne sürmek için yeniden yorumlanabilir.
Rene Descartes (1596 – 1650), çok güçlü ama kötücül bir iblisin onu yarattığı ve sistematik olarak onu kandırdığı ihtimalini göz önünde bulundurduğu Meditasyonlar eserinde şüpheciliğin en ünlü ve en yetkin sunumlarını yazmıştır. Descartes okuyucusuna şöyle sorar: Böylesi bir iblis tarafından kandırılıyor olmadığımı nasıl bilirim?
– Immanuel Kant (1724 – 1804), felsefenin şüpheciliğin sorunsalını henüz çözememesini büyük bir skandal olarak görmüştür. Martin Heidegger (1899 – 1976), büyük skandalın sorunsalın çözülememesinden değil, ama filozofların bir çözüm ihtiyacıyla onun orada durduğunu düşünmelerinden dolayı olduğunu yazmıştır.
Tivadar Csontvary Kosztka, Cskt-jajcei vizeses, 1903
                                                                                                                                                                              Tivadar Csontváry Kosztka, Cskt-jajcei vizeses, 1903
4. Epistemoloji
Epistemoloji (Bilgi Felsefesi), felsefenin bilgiyle ilgilenen dalıdır. Platon’a kadar uzanan epistemolojideki en büyük mesele, bilginin ne olduğunu tanımlama girişimdir. Geleneksel olarak filozoflar, bilgiyi gerekçelendirilmiş doğru inanç olarak tanımladılar.
  • Öncelikle, bilginin inanç olduğunu söylemek, bir şeyi bilmek için ona inanmak gerektiği anlamına gelir.
  • İkinci olarak, bilgi doğru olmalıdır, çünkü yanlış olan bir şeyi gerçekte bilemezsiniz. Eğer bir şey yanlışsa, buna fazlasıyla inanabilirsiniz, hatta bunu bildiğinize bile inanabilirsiniz. Ama felsefi tanımına göre, gerçekte onu bilemezsiniz.
  • Üçüncü olarak, gerçek bilgi gerekçelendirilir, çünkü inancınızın nedenleri olmalıdır. 1’den 1000’e kadar bir sayı seçseydiniz (örneğin 463) ve bir arkadaş 463’ü tahmin etseydi, o arkadaş 463’ü seçtiğinizi bilmiş olur muydu? Bunun tesadüfen doğru olmasından dolayı, onun bildiğini söylemek yanlış olabilir. Oysa bilgi tesadüfen olamaz, o inancı bilgi olarak sayabilmek için bir doğru inancı oluşturan nedenleriniz olmalı. Son olarak, filozoflar tüm doğru, gerekçelendirilmiş inançların bilgi olarak sayılıp sayılmayacağını da sorguladılar.
Tivadar Csontvary Kosztka, Cskt-vihar
                                                                                                                                                                                                  Tivadar Csontváry Kosztka, Cskt-vihar
Son olarak, filozoflar tüm doğru, gerekçelendirilmiş inançların bilgi olarak sayılıp sayılmayacağını da sorguladılar. Şu vakayı inceleyebiliriz: Şehir dışına doğru araba kullanıyorsunuz ve bir ahır gördünüz. İnancı oluşturursunuz. “Bu bir ahırdır.” Bu önerme açık bir şekilde gerekçelendirilmiş bir inançtır. Aynı zamanda doğru bir inançtır. Aslında sadece gerçek bir ahır gördünüz. Ancak sizin haberiniz yoktur ama aslında çiftçilerin çoğunun ahır inşa etmediği, Sahte Ahır Kasabası’ndasınızdır. Ahırların sadece ön yüzlerini yaparlar. Bu nedenle tartışma sürer, bu bilgi değildir, çünkü sahte bir ahır görmüş ve yanlış bir inanç oluşturmuşsunuzdur. Sonuç olarak, tüm doğru şekilde gerekçelendirilmiş inançlar, bilgi değildir.
Sahte ahır hikayesi gibi örnekler ilk kez, 1963 yılına ait Gerekçelendirilmiş Doğru İnanç Bilgi Midir? başlıklı klasik bir makalede Edmund Gettier tarafından ileri sürülmüştür. Epistemolojide devrim yapan Gettier’in orijinal çalışması, sadece birkaç sayfa uzunluğundadır.
Tivadar Csontvary Kosztka, Naplemente a napolyi öbölben, 1901
                                                                                                                                                                          Tivadar Csontváry Kosztka, Naplemente a nápolyi öbölben, 1901
5. İdealizm
Felsefede bir idealist, gerçekliğin zihne bağlı olduğuna inanan kişidir. İdealistler, bir şeyin zihne bağlı olduğunu iddia ettiklerinde, bu şeyin onu düşünen zihinler olmadan varolamayacağını iddia ederler. Bu radikal bir duruştur. Sıradan hayatta, nesnelerin bir dünyası olduğuna ve onlar hakkında ne düşündüğümüzden bağımsız, o nesnelerin var olduğunu varsayarız.
Filozof George Berkeley (1685 – 1753) gibi idealistler, nesnelerin insan algısından bağımsız bir dünyası olduğu yönündeki basit fikri reddetti. Nesnelerin sadece, Tanrı’nın onları düşünmesinden dolayı, bizim onları düşünmediğimiz zamanlarda var olduklarını savundu.
İdealizmin diğer bir formu, Immanuel Kant (1724 – 1804) ve Arthur Schopenhauer (1788 – 1860) tarafından benimsenen duruş olan, aşkın idealizm de diyebileceğimiz transandantal idealizmdir. Kant, varlıkların insan zihnine bağlı olmayan şeyler olduğunu kabul etti. Onlara kendilerinde şeyler adını verdi. Ancak gerçekte tecrübe ettiğimiz nesnelerin kendilerinde şeyler olmadığı, ama kendiliğinden şeylerin sade bir görünüşü olduğunda ısrar etti. Ona göre bu görünüş sadece zihinlerimizde vardır.
Tivadar Csontvary Kosztka, Titokzatos sziget, 1903
                                                                                                                                                                                          Tivadar Csontváry Kosztka, Titokzatos sziget, 1903
Schopeanhauer, Kant’ın bu ayrımına katılmakla beraber, kendilerinde şeylerin çoklu olduğunu kabul etmedi. Schopenhauer için gerçekliğin nihai doğası, bize zaman ve uzayda tekil şeylerin bir dünyası olarak görünen tek, farklılaşmamış bir iradedir, kör ve inatçı bir güç olan irade. Çağdaş felsefede idealizm, cisimlerin varlığından ziyade o cisimlerin belli özelliklerine gösterdiği saygıyla benimsenir. Böylece birçok çağdaş filozof, değerlerin (ahlaki iyilik ve güzellik gibi) zihne bağlı olduğunu, dünyadaki şeylerin biz öyle olduğuna inandığımız için değerlere sahip olduğunu savunurlar. Diğer filozoflar, değerler hakkında gerçekçidirler. Deneyimleyelim veya deneyimlemeyelim, dünyada gerçek ahlaki iyilik, ahlaki kötülük, güzellik, çirkinlik ve benzerinin olduğu düşünürler.
Bilginler, gerçekçiler ile idealistler arasında uzun süren bir tartışma olarak felsefe tarihini baştan sınıflandırırlar. Bu düşünce kanalına göre, Aristoteles (M.Ö 384 – 322) ilk gerçekçiydi ve Platon (M.Ö 427 – 347) ilk idealistti. Ancak, bugün ancak birkaç felsefe tarihçisi bunu kabul edebilir.
Tivadar Csontvary Kosztka, Full Moon Over Taormina
                                                                                                                                                                                    Tivadar Csontváry Kosztka, Full Moon Over Taormina
6. Fenomenoloji
Fenomenoloji ifadesi, görünmek anlamına gelen Yunanca bir sözcükten gelmektedir. Çağdaş felsefede fenomenoloji ifadesi, çoğunlukla bir şeyin nasıl göründüğünü veya bir tecrübenin neye benzediğini tarif etmek için kullanılır.
Fenomenoloji, Alman filozof Edmund Husserl (1859 – 1938) tarafından kurulan bir felsefe ekolüdür. Husserl, bilinçli tecrübelerimizi (varsa bile onların ötesinde neyin var olduğu sorusunu bir kenara bıraktı) keşfetmek istedi. Fenomenolojiyi, bilinçli tecrübelerimizi sistematik bir şekilde tarif etme girişimi olarak yorumladı ve bu çabanın felsefenin temelini oluşturması gerektiğine inandı. Husserl’in ana hedeflerinden biri, tecrübenin yönelmişliğini (diğer bir deyişle tecrübelerin kendilerinden başka şeyler hakkında olduğu gerçeğini) araştırmaktı. Örneğin, eğer bir kişi bir aslan tarafından kovalanma tecrübesine sahip olursa, ister aslan tarafından kovalanmanın kabusuna sahip olsun, ister bir aslan tarafından gerçekten kovalanmış olsun, kişinin tecrübesi bir aslan hakkındadır. Buna zıt olarak tecrübenin yanında çoğu şeyler (örneğin masalar, kayalar veya o konu için aslanların kendileri) başka bir şey hakkında değildir.
Tivadar Csontvary Kosztka, Deer, 1893
                                                                                                                                                                                                Tivadar Csontváry Kosztka, Deer, 1893
Husserl, tecrübelerin yönelmişliğini fenomenolojinin ana konusu olarak ele aldı. Husserl, fenomenolojinin hedefinin yalnızca bazı kısmi tecrübelerin çok detaylı bir betimlemesi olmadığına inandı. Bilinçli tecrübenin farklı türleri arasında gerekli yapıları ve karşılıklı ilişkilerini tanımlamayı istedi. Böylece fenomenoloji, Husserl’e göre sadece nasıl düşündüğümüzü tarif eden psikolojiden ayrıldı. Sonra gelen çoğu filozof, fenomenolojiden ağırlıklı şekilde etkilendi. Örneğin Husserl’in öğrencisi Martin Heidegger (1889 – 1976) pek çok fenomenoloji fikrini kendi felsefesine kattı. Aynı zamanda Fransız filozoflar Jean Paul Sartre (1905 – 1980) ve Maurice Merleau-Ponty (1908 – 1961), Husserl’in fenomenolojisinden etkilendi.
Heidegger ve Sartre üzerindeki etkisine rağmen fenomenoloji, varoluşçuluğun gelişiminde önemli bir rol oynadı. Husserl’in bir nesneye kasten yönelen bilinçli bir tecrübe için kullandığı ifade noesis’tir. Eylemin içeriğine noema demiştir.
Tivadar Csontvary Kosztka, Eroditmeny teves arabokkal
                                                                                                                                                                                     Tivadar Csontváry Kosztka, Erődítmény tevés arabokkal
7. Varoluşçuluk
Varoluşçuluk, Jean Paul Sartre (1905 – 1980) ve Albert Camus (1913 – 1960) gibi tanınmış yirminci yüzyıl Fransız filozoflarının düşüncelerini tarif etmek üzere bulunmuş bir ifadedir. Herhangi bir konu üzerinde tek bir varoluşçu görüş yoktur. Varoluşçuları birbirine bağlayan şey, insan özgürlüğü, aslına uygunluk ile korku ve kaygı gibi tecrübeler üzerine yaptıkları bir vurgudur. Yirminci yüzyılın varoluşçuları, Danimarkalı düşünür Søren Kierkegaard (1813 – 1855) dahil birçok şeyden etkilenmişti.
Kierkegaard, dini inancı savunarak yazdı. İnancın iradi, irrasyonel bir sıçrayışı gerektirdiğini savundu. Ama dini inancın, Ölümcül Hastalık (1849) kitabında tarif ettiği gibi manevi bir durum olan umutsuzluğun tek ilacı olduğuna inandı. Sartre ve Camus, hem kurgu hem de felsefe yazdılar. Bulantı (1938) adlı romanında Sartre, dünyanın saçma ve anlamdan yoksun olduğuna dair hasta edici bir hissi tarif etti. Varlık ve Hiçlik (1943) gibi daha doğrudan felsefi eserlerinde Sartre, bir kişinin kendi kaderini seçmede özgür olduğunu ve yapamadığımız tek şeyin seçmeyi başaramamak olduğunu savundu. Bir dini inanç sistemi gibi birtakım sorgulanamayan gerçeklere tutunarak çoklukla özgürlüğümüzden kaçmaya çalıştığımıza inandı. Bu eğilime kötü inanç adını verdi.
Tivadar Csontvary Kosztka, Cskt-jajcei villanyeromu ejjel, 1903
                                                                                                                                                                                    Tivadar Csontváry Kosztka, Cskt-jajcei villanyeromu ejjel, 1903
Camus, özellikle Yabancı (1942) ve Veba (1947) romanlarıyla bilinir. Yabancı romanında ana karakter Mersault, görünürde bir neden olmaksızın bir Arap gencini öldürür ve ölüme mahkûm edilir. İdamı yaklaştıkça Mersault, yaşamını ve cinayet için olan sorumluluğunu gözünün önüne getirir. Aslına uygunluğun, birinin hayatından sorumlu olmanın ve seçim özgürlüğünün varoluşçu temaları, Camus’nun kitaplarında işlenir.
Sartre’ın Çıkış Yok adlı oyununda üç yabancı, kendilerini çıkamayışları kötüye alamet olan bir otel odasında bulurlar. Yavaşça birbirlerinden nefret etmeye başladıkça, cehennemde olduklarını fark ederler. Oyun, ünlü “Cehennem, başkalarıdır” ifadesini içerir. Friedrich Nietzsche (1844 – 1900), varoluşçuluk üzerinde diğer bir önemli etkiydi.
Tivadar Csontvary Kosztka, Cskt-panaszfal bejaratanal jeruzsalemben, 1904
                                                                                                                                                                        Tivadar Csontváry Kosztka, Cskt-panaszfal bejaratanal jeruzsalemben, 1904
8. Analitik Felsefe
Analitik felsefe, İngilizce konuşan ülkelerin ve İskandinav ülkelerinin akademik felsefesinde ağır basan bir gelenektir. Analitik filozofları birbirine bağlayan şey, paylaşılan bir entelektüel miras, felsefi sorunların doğası üzerine geniş çaplı bir uzlaşma, sert tartışma ve ifadenin açıklığı üzerine yapılan bir vurgudur. Analitik felsefe, ilk olarak yirminci yüzyılın başlarında İngiltere’de yükseldi.
G.E. Moore (1873 – 1958) ve Bertrand Russell (1872 – 1970), mantıkta özellikle matematiğin temellerindeki son ilerlemelerden yoğun şekilde etkilendi. Bu, felsefelerine mantık ve dil üstünde vurgu yapma imkanı verdi. Aslında, birçok felsefi soruna dilin mantıksal analizleri yoluyla yaklaştılar. Russell’ın öğrencisi Ludwig Wittgenstein (1889 – 1951), dilin ve dünyanın mantıksal yapısını tarif ettiği Tractatus LogicoPhilosophicus (1921) adlı kitabında bu fikirleri geliştirdi. Analitik felsefe üzerindeki diğer bir etki, 1920’lerde Viyana’da yaşamış bir grup filozof ve bilim adamı tarafından geliştirilen Viyana Ekolü adındaki mantıksal pozitivizmdi. Pozitivistler, felsefe için bilimsel teorilerin mantıksal yapısını analiz etmekten başka bir rol görmediler. Viyana Ekolü’nün bir üyesi olmayan İngiliz filozofu A. J. Ayer (1910 – 1989), Dil, Doğruluk ve Mantık adlı kitabıyla İngiltere’de ve Amerika Birleşik Devletleri’nde birçok pozitivist fikri popüler hale getirdi.
Tivadar Csontváry Kosztka, Csontvary - Traui tajkep naplemente idejen
                                                                                                                                                                       Tivadar Csontváry Kosztka, Csontváry – Traui tájkép naplemente idején
Analitik felsefe, çoklukla Avrupa’da uygulanan kıta felsefesine zıtlık gösterdi. Kıta felsefesi, felsefenin tarihi ile kültür ve tarih içindeki rolüne daha fazla odaklanmaya eğilimlidir.
Hayatının son dönemlerinde A. J. Ayer, söylendiğine göre bir New York partisinde boksör Mike Tyson ile karşılaşır. Ayer, Tyson’un uygunsuz bir şekilde davrandığını ve konuştuğunu düşünür. Tyson “Benim kim olduğumu biliyor musun? Dünya ağırsiklet boks şampiyonuyum!” diye cevaplar. Ayer ise buna karşılık “Evet ve ben de Oxford’daki Wykeham Mantık’ın eski profesörüyüm. Her ikimiz de alanlarımızda başta geliyoruz. Hadi şimdi gel de bunu iki aklı başında adam gibi tartışalım” der.
Tivadar Csontvary Kosztka, Delutani vihar Trauban, 1900
                                                                                                                                                                                       Tivadar Csontváry Kosztka, Délutáni vihar Trauban, 1900
Kaynak Entellektüelin Kutsal Kitabı, David S. Kidder & Noah. D. Oppenheim, Kapak Resmi: Tivadar Csontváry Kosztka, Almonds Blossoming In Taormina