HESABIM
GİRİŞ YAP

Hoşgeldiniz! Hesabınıza buradan giriş yapabilirsiniz.



Yardım
ya da
YENİ HESAP OLUŞTUR

Bilgilerinizi girerek yeni bir hesap edinebilirsiniz.



Bir Düşünürün Aşkı Ve Düşünce Dünyası





                                                                                Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Tuncer 


   Cemil Meriç’in duygu ve düşünce yazılarında, üslûp öne çıkar. Doğu ve Batı dünyasından okudukları, onun üslûbunu oluşturur. İlim, irfan, kültür, medeniyet, aydın, çağdaşlık, edebiyat ve sanat gibi konularda düşüncelerini ortaya koyarken, kendine özgü üslûbuyla dikkatleri üzerinde toplar. Anlam yoğunluğu, konuya ilişkin derinliği, özdeyiş niteliği taşıyan sözleriyle bizleri kendine hayran bırakır. Fikir adamlığı ve dehâsı bize yol gösterici olur.


   Kültürden İrfana, Umrandan Uygarlığa yürürken Mağaradakiler’i aydınlatır; bu Ülke’ye sahip çıkmak gerektiğini, Işık Doğu’dan Gelir hatırlatmasında bulunarak bizleri uyarır. Sosyoloji Notları’nda düşünür kimliği, imbikten süzülmüş sözleriyle iyice belirginleşir. Kültürden İrfana eserinde, arif kişiliği, bilgeliği öne çıkar. Kırk Ambar’ın ilk cildinde, dünya edebiyatını irdeler ve özellikle roman üzerinde yoğunlaşır, edebiyat tarihine not düşer; ikinci cildi Bir Facianın Hikâyesi ile birleşir, âdeta bir düşünceler tarihi olarak karşımıza çıkar. Avrupalılaşma, modernleşme, Batı, ideoloji, liberalizm, hürriyet, anarşi, terör konuları, onun tefekkür, ilim ve irfan dolu diliyle/üslûbuyla anlam kazanır.


   Cemil Meriç’in duygu yoğunluğuna/aşkına Jurnal 2’de tanık oluruz. Duygu ve düşüncelerini büyük bir ustalıkla nakış gibi işlediğini görürüz. Lamia Hanım’a karşı duymuş olduğu aşkı, mektuplarıyla yaşar ve yaşatır bizlere. Böylesine içten, şairane bir üslûpla yazılmış satırlardan oluşan mektuplarında, onunla empati kurarız. Bu mektuplar bize, aşkın yüceliğini, vazgeçilmezliğini ve sıcaklığını yaşatır. Taparcasına sevmek, dürüstçe sevmek, yüreğiyle aşkı büyütmek, doğrusu, ancak bu kadar mümkün olabilir… Bu samimi ve sıcak ifadeler, fildişi kuleden söylenmiş süslü sözler yığını olarak değil; hasret, acı, gözyaşı ve rüyaların tutuşturduğu yürekten gelen, duyarak, yaşayarak aşkın acısıyla kıvranan bir insanın feryadı olarak karşımıza çıkar. Duygu ve hasret yüklü bu mektuplar, benliğini sevdiğine adamış bir insanın, karşısındakini mutlu edebilmek adına çektiği acıları dile getiren birer ibret sayfalarıdır. Okuru hüzünlendiren ve kimi zaman anlatımıyla büyüleyen bu mektuplar, Cemil Meriç’in iç dünyasında kopan fırtınaları yansıtması, insan Cemil Meriç’i tanıtması bakımından çok önemlidir.


   Mektuplar konusunda, Cemil Meriç’in oğlu Mahmut Ali Meriç’in şu sözleri, annesi Fevziye Hanım’ın içinde yaşadığı sıkıntıyı açığa vurması bakımından dikkat çekicidir: 


"Fevziye Hanım’ın hayatının manası da Cemil Meriç’tir. Ve Fevziye Hanım ona karşı hep anlayışlı, hep müsamahakâr, hep yumuşaktır. Yine de kocasının Lamia Hanım’la olan ilişkisini benimseyebilmesi çok zordur. Gururu kırılır, zaman zaman isyan eder sessizce, üzüntülerini içine atar, ama Cemil Meriç’in hayatı sevmesi, hayata bağlanması, karamsarlığını unutması, dahası yaratmayı sürdürmesi, daha çok üretmesi, mektuplarındaki yoğun duygusallığı aşarak, Hint Edebiyatı’nı ve Saint- Simon’u izleyen tüm diğer eserlerini yazabilmesi gerekmektedir, bu da Fevziye Hanım’ın ona sağladığı güvenli, sevgi ve şefkat dolu ortam sayesinde mümkün olabilir.” (Jurnal 2, s.18).


   Onun duygu yoğunluğunu dile getiren mektuplardan bazı pasajları, sizlerle paylaşmak isteriz:


"Leyla bir tomurcuk, sen bir muhteşem gül. Leyla bir mısra, sen bir destansın. Leyla bir kıvılcım, sen bir şafaksın. Leyla bir tecessüs, Leyla bir masal, Leyla yaşamayan, Leyla bir yarım. 


Hangi sevgili seninle boy ölçüşebilir. Lamiam benim. Sen doyulmayan, sen kanılmayan, sen rüya, sen gerçek.” (Jurnal 2, s.72).


"Seni bulmadığım için, seni bulamadığım için gözlerim kapandı. Seni düşünerek intihar etmedim. Yirmi beş yıldan beri senin için yaşıyorum Lamiam.


Her kitabımda sen varsın. Hind’i ben yazmış olamam. Bende güzel olan ne varsa, senin ilhamın. Bende büyük olan ne varsa senin eserin. Sen günahlarınla bensin, ben faziletlerimle sen.” (s.73)


(…) Dünya kapkaranlıktı, bir kâbusu yaşıyordum. Bir akşam sen belirdin ufkumda. Önce sesdin, ışıl ışıl bir ses. Sonra alev oldun. Şimdi şafağımsın, Lamiam.” (s. 86).

"Acılarımın kaynağı sensin, evet ama hayatımın kaynağı da sensin, senin için ve seninle yaşıyorum.” (s. 89). 


"Senin için acı çekmek, ibadetlerin en güzeli. Adınla, yâdınla, her cehennem gülistanlaşır.” (s.118).


"Sen hislerimizi manaya kalbediyorsun (dönüştürüyorsun), şiire kalbediyorsun, ahenge kalbediyorsun.” (s.123) 


"Sen benim vatanım, beşiğim, mezarım, kâinatım(sın).” (s.117)


   Jurnal 2, eski aşkları aratmayacak, adam gibi adamın yüreğinden süzülen "sevda sözleri” olarak yüreğimize damlar. "İfşadan hoşlansam roman yazardım.”(s.203) diyen Cemil Meriç, bu mektuplarıyla aşkın romanını yazmış zaten. Daha ne yazacaktın? Sevgi dolu yüreğin, mektuplardan oluşan en güzel romanı okutuyor hepimize…

Cemil Meriç, Homer’den Eflatun’a, Sokrat’a Aristo’ya, Voltaire’e, Herder’e ve Goethe’ye kadar açılan ve evrensel değer ve düşünceleri bilen bir düşünürdür. Okumalarımızda, Batı dünyasının önemli şahsiyetleri de karşımıza çıkmaktadır…


   Cemil Meriç, Doğu ve Batı dünyasını iyi bir şekilde özümsemiş bir düşünür ve aydınımızdır. "Arslanın vücudu, yediği hayvanlardan oluşur” sözüne itibar edecek olursak, "Cemil Meriç’in de bilgi ve kültür birikimi, okuduğu kitaplardan oluşur” diyebiliriz. Kendine özgü üslûbuyla bizleri duygu ve düşünce dünyasına çekmeyi başarır. Hayatını kitaplar içerisinde geçiren Meriç, öğrendiklerini kitaplarındaki düşünceleriyle göstermeye/öğretmeye, bize aktarmaya çalışır. Zengin bilgi ve kültür birikimini, şiirli üslûbuyla yazmış olduğu denemelerini okuruyla paylaşır. Otuz sekiz yıl aydınlık, otuz üç yıl karanlık dünyasına sığdırdığı okumaları ve yazmaları karşısında, onun çok parlak, ışıl ışıl bir zekâya ve dehaya sahip olduğuna tanıklık edeceğiz. Edebiyat, sosyoloji, felsefe gibi disiplin dallarındaki derinliği, bizleri hayrete düşürecektir. Bu gayret ve emek karşısında saygıyla eğileceğiz.


  Bu Dünyanın eşiğinde kalmamalıyız. Bu Ülke’yi tanımalıyız. Hint’ten, Batı’dan heybemiz dolu elvan elvan çiçeklerle yuvaya/ eve dönmeliyiz. Özümüz olarak kalmalıyız. Mağaradakiler’in dramını yaşayan aydınlardan olmamalıyız. Işık Doğudan Gelir teşhis ve tespitine inanmalıyız. Tanzimat’tan buyana, sürmekte olan arayışlar içindeki şaşkınlıktan kurtulmalıyız. Kırk Ambar’ın kapıları hepimize açık… 



 Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Tuncer 

( Maî/ Dil-Edebiyat Kültür Dergisi, İzmir, S:5, Yıl:2, Bahar, 2010, s.2-3)